Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

AÇ CANAVARA MUHABBET !

Muhsin BOZKURT

“Her insan, kendi vücudunun mahvolması ile müteellim (elemli) olduğu gibi, hanesinin harab olması ile de elem çekiyor. Ve vatanının bozulması ile gayet müteessir (üzüntülü) oluyor. (Hele) tamamen mahvolmasını düşünmesi, manevi bir Cehennem gibi ruhunu ve vicdanını yandırıyor.
“İşte, aklı başında her bir adam ruhsuz, kalbsiz, akılsız olmamak şartiyle bilecek ki:” (Said Nursi, Emirdağ Lahikası I-II, Envar Neşriyat, İstanbul- 1992, Emirdağ II, s.120)
Vatan hükmünde olan ev, herkesindir. Aile fertlerinden birinin bir odayı, sırf kendine mal ederek, diğerleriyle irtibat ve ilişkiye son vermesi, öbürünün başka bir köşeyi gözüne kestirmesi, aile reisinin harekete geçmesine yol açar ve bu duruma dur diyerek, olaya el koyar.
Güneş’e sahiplenmek gibi, evin tümüne malik olmak varken, böyle bir hareketle tamamından mahrum kalacağını düşünmemek neyse, vatanı da bu şekilde parsellemeye kalkışmak aynı şeydir.
Oysa Güneş hepimizin olduğu, hepimize yettiği, hepimizin istediği şekilde tasarrufa imkan verdiği halde, bu hür ve keyfi faydalanış, her ferd için mümkün iken, yersiz ve faidesiz davranış biçimleri sergilemek akıl karı mıdır?
(Üstelik) PKK’nın katliamları halkı bezdirmiş. İnanın artık halk kendisi eline silahı alıp örgütçü avına çıkar olmuş. PKK psikolojikman düşmüşken. Askerlerin bilinçli bir şekilde, PKK üzerine gitmesiyle onu çökertmiş, halkı da kazanmış. – Çünkü halk PKK’nın korkusundan ne yapacağını şaşırmıştı. Desteklemese öldürülüyordu! – Örgüt -sayı önemli değil- psikolojik olarak kaybetmişken. Halkın yanında orduya laf etmek, PKK’yı övmeye kalkmak büyük tepki doğururken. Devlete büyük bir bağlılık görülürken. Örgütte belli bir yeri olan en eski örgüt elemanları bile, bu savaşın niçin yapıldığını hala anlamış değilken, teorik olarak var olan ideolojinin pratiğine bakıldığında teoriyle hiçbir ilgisi bulunmadığı ortaya çıkmış, ölen ve öldürenler ve kaybedenler aynı millet olduğu anlaşılmışken. Öcalan’la konuşmak istenilmesi, bölge halkının moralini bozarken. (Ürperten İtiraflar, – PKK komutanı Sami Demirkıran’la yapılan – Röportaj: Arslan Tekin, Türkiye, 15 Eylül 1996)
“Kan üzerine politika PKK’nın sonunu getirmişken, halk hem PKK’nın kan dökücülüğü, hem de ordunun kararlı tutumu sebebiyle devletin yanında yer alıyorken.” (a. g. röportaj, Türkiye, 16 Eylül 1996)
PKK’nın dinsiz, marksist bir örgüt olduğu anlaşılmışken, bölgede -son dönemlerde- PKK’ya katılma oranı Batı’ya göre çok düşmüşken. PKK bölge halkının temsilcisi değilken, PKK ile dolaylı da olsa bir masaya oturma, iç savaş çıkmasıyla eş anlamlıyken. (Kısaca vaziyet bu merkezdeyken) siyasilerin PKK ile mücadelenin metodunu açık bir şekilde belirleyememeleri! Kiminin de diyalog kurmaya kalkışması! Siz PKK’yı çökertmişken devlet yetkililerinden (bazıları) çıkıp da örgütle anlaşma yolu araması! Öcalan’ı dinleyenlerin hepsi siyasi çözümcü olurken! Öcalan propaganda amaçlı konuştuğu halde, bizim ‘Siyasi çözümcü’ gazetecilerimizin de hayran hayran onu dinlemeleri! (a. g. röportaj, Türkiye, 15 – 16 Eylül 1996)
“CHP Bahçelievler, Bağcılar, Bakırköy ve Güngören ilçe teşkilatlarının düzenlediği ‘Kürt
Sorununa Barışçıl Çözüm’ panelinde, Türkiye’nin Apo’yu muhatap kabul etmesi(nin istenmesi)!
“Terörle Mücadele Yasası’nın 8. Maddesinin değiştirilmesi konusunda CHP(nin)…’Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’nü tartışmaya açmak (istemesi)!
“Son CHP kurultayında, ‘Kürt Mes’elesi’nin bütün parti örgütlerinde tartışılmasının, Olağanüstü Hal’in, Bölge Valiliği’nin, Koruculuk Sistemi’nin kaldırılmasının, Özel Tim’in yerleşim birimlerinden uzaklaştırılmasının istenmesi, …Kurultayda kabul edilerek, Genel Başkan Yardımcısı tarafından okunan Kürt Bildirgesi’ndeki ‘Türkiye, yıllardır uyguladığı(!) inkarcı, baskıcı politikayı bıraksın ve Kürt varlığına eşit haklar ve şartlar tanısın’ ifadesinin yer alması!” (Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Türkiye, 18 Eylül 1995.)
(Nitekim) CHP kurultayında konuşan Sayın Karayalçın: “Çok yanlış işler yaptık!” demiştir. -a.g. makale-
261
Medya ve sol derneklerin ‘gerilla’ kavramına romantizm katarak gençlerin kendilerini ‘Che Guavera’ gibi görmelerini sağlayarak, PKK’ya Batı’dan katılmalarda büyük rol oynamaları! (Ürperten İtiraflar, Röportaj: Arslan Tekin, Türkiye 16 Eylül 1996.)
-Bu hissiyatla dağa çıkanların, dağda otel arar(!) hale gelmeleri…(a. g. röportaj)
Sık sık “Demokratik çözüm ve barışçı çözüm gibi safsataların” (Altemur Kılıç, Türkiye, 21 Eylül 1996) ileri sürülmesi!
PKK halk desteğini yitirmişken, devlet yetkililerinin sorumsuz hareketleri, örgütle anlaşma zemini aramaları, bazı basın – yayın organlarının PKK’nın çıkarına hizmet eden yayınları. Aşiret reislerini ve halkı dinlemek gerekirken PKK’nın muhatap alınması! Ki bunun halkın karşı çıkarak iç savaş çıkmasına sebebiyet vereceği muhtemelken, PKK ile masaya oturmak gibi şeyler konuşulması, onları cesaretlendirerek, yeniden saldırıya geçmelerine imkan tanımakta ve maalesef onlara güven vermekte (ve bu da tabiatiyle) halkın moralini bozmaktadır. (Ürperten İtiraflar, Röportaj: Arslan Tekin, Türkiye, 15 – 16 Eylül 1996)
Velhasıl, bu tarz sözler sarfetmek, pişmiş aşa su dökmekten farksız olup, insan onlara karşı, ister istemez “Gölge etmeyin başka ihsan istemez!” demekten kendini alamıyor.
Halbuki mes’elenin hakikatini ve Doğu Sorunu’nun gerçek yüzünü Sanayi ve Ticaret bakanı Yalım Erez, Van’ın Bostaniçi beldesinde göçmen vatandaşlar için tesbit edilen 258 adet konutun temel atma töreninde yaptığı konuşmada şöyle dile getirir:
(Evet) “Güneydoğu’da bir sorun vardır. Ama bu sorun, bir Kürt sorunu, PKK sorunu değildir. Bu bölgede görülen sorunlar, Karadeniz’de, Orta Anadolu’da, Ege’de ve Akdeniz’de de vardır. Bu bölgenin ihtiyacı Kürtçe televizyon ya da eğitim değildir. Bu bölgenin en önemli ihtiyacı aş, iş ve tapudur.” (İkinisan, 24 Eylül 1996)
Güngörmüş, arif halkımızdan birinin terörü teşhisi ise harikulade:
“Erzurum’a doğru yol alıyoruz…Başında beyaz poşusu, nur yüzlü bir dedeyi köyüne kadar götürüyoruz. Sohbet yöreden, terörden ve PKK’dan açılıyor. Kürt vatandaşımız, PKK terörü için şu ifadeyi kullanıyor: ‘Ermeniler intikam alıyor! Bu topraklarda yaşıyorlardı. Yine bu topraklarda gözleri var!’ İrkiliyoruz.” (İdris Gürsoy, Zaman, 27 Kasım 1996)
“Vehham (çok vehimli) olmamalıyız. Korkmakla (vatan) rüşvet verilmez.” (Bediüzzaman Said Nursi, Sünuhat – Tuluat – İşarat, Gaye Matbaası, Ankara – 1976 s.35)
“Bilirsiniz ki, ebedi düşmanlarınız ve hasımlarınız (Vatanın birliğini) tahrip ediyorlar. Öyle ise, zaruri vazifeniz (birlik ve dirliği) ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. (Bunda gevşeklik ve çekingenlik) zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez (durdurmaz), teşci’ eder (cesaretlendirir).” (Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Envar Neşriyat, İstanbul – 1994 s.102)
“Canavar bir hayvana karşı kendini zaif göstermek, onu hücuma teşci’ ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecavüze sevkeder. Öyle ise dostlar müteyakkız (uyanık) davranmalı, ta dostların lakaytlıklarından ve gafletlerinden, (bölücülük) taraftarları istifade etmesinler.” (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul – 1993, s. 361)
Hasıl-ı kelam: “Aç canavara karşı tahabbüb (muhabbet) merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.” (Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sinan Matbaası İstanbul-1960, s. 106)
Öyleyse: “Havf (korkman) ve za’fın beyhude, hem senin aleyhinde, te’sirat-ı harici teşci’ eder, celbeder.
“Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat (zaruret) mazarrat-ı mevhume (vehmi bir zarar) için feda edilmez. Sana lazım hareket, netice Allah’ındır.” (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Envar Neşriyat, İstanbul-1996, s. 718)

262-264

KCK NEDİR?

Muhsin BOZKURT

Neşe Düzel’in Türkiye’nin en yetkin siyaset bilimcilerinden ve anayasa hukukçularından olan, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergün Özbudun’la yaptığı konuşmadan bazı alıntılar:
-KCK operasyonları hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Operasyonların yapılması esas itibariyle doğru. Eğer KCK illegal bir örgüt ise ve şiddeti tahrik ve organize ediyorsa, bu operasyonlar yapılmalı. Nitekim operasyonları eleştirenler de dahil, hemen herkes KCK’nın legal bir örgüt olmadığını kabul ediyor. Gerçekten bazı eylemler var ki, bunları ancak PKK’nın şehir örgütü düzenleyebilir. Mesela esnafın kepenk kapatmaya zorlanması, kapatmayanların tehdit edilmesi, bölgede kendileri gibi düşünmeyenleri ikna kamplarına alıp, orada bunların “ikna edilmeye” çalışılması, mahkemelerin kurulması, infazların yapılması, bölgede esnaf ve tüccardan haraç alınması…Bunlar legal faaliyetler değil ve bunları Merih’ten gelen insanlar yapmıyor. KCK’yı masum siyasi faaliyette bulunan bir örgüt olarak telakki etmek mümkün değil.
(Neşe Düzel, Taraf, 21 Kasım 2011)
X
“KCK, PKK’nın Kandil’de Mayıs 2007’de yapılan, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den 213 PKK’lının katıldığı 5. Kongresinde kurulmuş, Birleşik Kürdistan Devleti’nin altyapı örgütüdür…KCK aynı zamanda A. Öcalan’ın Türkiye ile yapılacak müzakereler sonrasında Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde kurulmasını planladığı, PKK tarafından denetlenen özerk adı verilmiş bölgedeki devletsel yapının bürokratik teşkilatıdır…
“Oslo Müzakerelerinde PKK, KCK’nın örgütsel yapısının yaşama geçmesini sağlayacak şekilde Türkiye’den taleplerde bulunmuştur. Ancak KCK, bunun ötesinde uzun vadede Suriye, Irak ve İran’daki Kürtleri kapsayacak pankürdist bir devlet projesinin temelini oluşturmaktadır. KCK çatısı altında örgütlenen Kürdistan Barolar Birliği, Kürdistan Doktorlar Birliği gibi yapılar bu pankürdist hedefin sonuçlarıdır…
“KCK, PKK’nın devletidir demek en doğru tanımlamadır…
“Güneydoğu Anadolu’da kentlerde başlayacak…bir ayaklanma sonrasında KCK – PKK, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu’da Cenevre Sözleşmesi’ni çiğnediğini, sivil halka karşı TSK’nın ve Emniyet güçlerinin aşırı şiddet kullandığı iddiasını Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve AB üyesi ülkelerin gündemine getirerek, Türkiye’ye yönelik müdahale talebini savunacaktır. Bu konuda KCK ile Belçika arasında bazı görüşmelerin yapıldığı tespit edilmiştir.” (Ümit Özdağ, Yeniçağ, 18 Ocak 2012)

25 Ocak 2012
Gebze – Kocaeli

3575

İKİ DİLLİLİK!

Muhsin BOZKURT

Neşe Düzel’inTürkiye’nin en yetkin siyaset bilimcilerinden ve anayasa hukukçularından olan, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergün Özbudun’la yaptığı konuşmadan bazı alıntılar:
-Resmi dairelerde iki dillilik bu anayasada yer alabilir mi peki?
-Yer alabilmesi için Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi lazım. Çünkü resmi dil nedir? Kamu dairelerinde ve devlet işlemlerinde kullanılan dildir. Her kamu dairesinde ve kamu işleminde Türkçenin yanında Kürtçenin de kullanılması, pratikte Kürtçenin ikinci resmi dil olması demektir. Türk toplumunun çoğunluğunu ikna ederlerse bu olabilir ama çoğunluğun böyle bir talebi kabul edeceğini sanmıyorum. Şahsen ben de buna taraftar değilim.
-Niye?
-İki resmi dili kabul eden ülkeler var. Mesela İsrail. Arapça ikinci resmi dil. İsrail parlamentosunda Arap milletvekilleri var ve Arapça konuşabilirler. Ama Amerika’da on milyonlarca HİSPANİK var ve İspanyolca ikinci resmi dil değil. Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerin yerel yönetimlerde, belediyelerin ve il idarelerinin işlemlerinde iki dillilik kabul edilebilir. Bu, üniter devlete mani değildir. Mesela İtalya’da bir resmi dil var ama Avusturya sınırındaki Alto Adige bölgesinde çoğunluk Almanca konuşuyor ve orada yerel yönetimlerde İtalyanca’nın yanında Almanca da kullanılıyor. Ama İtalyan parlamentosunda Almanca konuşma yapamazsınız, mahkemelerde Almanca kullanamazsınız.
-Türkçe bilmeyen Kürt vatandaş kendisini nasıl savunacak? Vatandaşın kendisini anadilinde savunabilmesi temel bir hak değil midir?
-Orada mesele çarpıtılıyor. Bizim Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, eskisinde de yenisinde de, taraflardan birinin Türkçe bilmemesi halinde ona tercüman sağlanması gerekliliği var. Ama sizin benim kadar iyi Türkçe bilen birinin, ben Kürtçe savunma yapacağım diye ısrar etmesi, bir nevi Kürtçenin resmii dil olması anlamına gelir ki, o zaman Meclis’te de Kürtçe konuşma hakkı olsun. Sadece Kürtler değil, Arap kökenli vatandaşlar da Meclis’te ve mahkemelerde Arapça konuşsun. Türkiye’deki tek dil azınlığı da Kürtler değil! Çerkesler, Boşnaklar da kendi dillerini konuşsunlar. İşte bu, fiilen iki resmi dil anlamına gelir.
-İki resmi dile sahip Avrupa ülkeleri hangileri?
-Belçika. Ama belçika yapay bir devlettir. 1815’te Almanya ile Fransa arasında tampon bir devlet oluşturmak için kuruldu. Belçika’da Fransızca konuşan Valonlar ve Hollandaca konuşan Flamanlar var. Belçika’nın dışında Avrupa’nın hemen hiçbir devletinde iki resmi dil yok. Sadece bazı devletlerin bölgelerinde iki dillilik var. Ama Türk toplumunun çoğunluğunu ikna edici bir argüman ileri sürebilirlerse iki dillilik düşünülebilir. Dayatmalarla gerçekleşmez bu.
(Neşe Düzel, Taraf, 21 Kasım 2011)

24 Ocak 2011
Gebze – Kocaeli

3574

“ÖZERKLİK”

Muhsin BOZKURT
Neşe Düzel’in Türkiye’nin en yetkin siyaset bilimcilerinden ve anayasa hukukçularından olan, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergün Özbudun’la yaptığı konuşmadan bazı alıntılar:
-…Dört parti, Kürtlerin talepleri konusunda da anlaşamazlar mı?
-Anlaşamazlar. Çünkü Kürt siyasi hareketinin talepleri de adeta devlet içinde devlet kurmayı amaçlayan maksimalist talepler. Bu aşırı talepleri hiçbir parti ve hükümet kabul etmez.
-Ya özerklik? Kürtlerin istediği özerklik, AB’nin yerel yönetimler yapısını kabul ederek karşılanabilir mi?
-Özerklik konusunda da ya hep ya hiç, ya ak ya kara şablonlarıyla düşünüyoruz. Kürt meselesini eğer çözeceksek, bunu ancak Türklerin ve Kürtlerin çoğunluğunun desteğini alacak makul / orta yol çözümlerle çözebiliriz. Eğer özerklikle kastedilen devlet içinde devlet olmak ise, yani bir federe devletin dahi yetkilerini aşan yetkilere sahip olmak ise, bu olmaz. Bunun olmayacağını Kürt siyasi hareketi idrak etmeli. Ama eğer Kürtlerin istediği özerklik, AB’nin yerel yönetimler yapısını kabul etmekse, elbette bu olabilir. Buna sonuna kadar taraftarım. Ama şu anda görünen, Kürt siyasetinin bununla yetinmeyeceği. Kürt siyasetinin şu anda istediği statü, özerkliğin çok ötesinde bir statü. Mesela talep edilen öz savunma gücü nedir?
-Nedir?
-Öz savunma gücü, özerk birimin kendi silahlı kuvvetlerine sahip olmasıdır. Bu, yerel özerklikle de, federal sistemle de bağdaşamaz. Çünkü bu, özerkliğin değil, devlet olmanın bir vasfıdır.
-Federal sistemde, federe yapının öz savunma gücü yok mu?
-Yok. Sadece mahalli hizmetleri düzenleyen belediye zabıtası türü birimler var. New York devletinin veya Almanya’da Hamburg şehrinin kendine mahsus ordusu yok. Üstelik öz savunma gücünü kimler oluşturacak? Büyük ihtimalle dağdan silahlarıyla beraber inecek PKK’lılar oluşturacak. Bunu hiçbir devlet kabul edemez. Üstelik KCK anayasası, sadece Türkiye’deki Kürtleri de ilgilendirmiyor. İran, Irak ve Suriye’deki Kürtlerle de konfederal ilişki kurulmasını öngörüyor. Yani Türkiye’deki Kürt yapısı bir anlamda devletin dışişleri faaliyetlerinin de bir kısmını icra etmiş oluyor. New York devletinin İtalya’daki Toskana eyaletiyle karşılıklı dış ilişkiler yürütmesini düşünebilir misiniz? Kürt siyasetinin talepleri, federalizmi de aşan talepler. Kabul edilmesi mümkün değil.
-Sizce kabul edilebilir olan nedir?
-Evrensel demokratik normlara ve Avrupa Yerel Yönetimler özerklik Şartı’na uygun bir yerel yönetim reformu ve yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi hem mümkündür, hem de gereklidir. Ama bunun ötesinde devlet içinde devlet olmak kabul edilemez. Türkiye’nin bir bölgesinde ülkenin hukuk düzeninden ve hatta genel ekonomik düzeninden farklı kendi yasama, yürütme ve yargı organları bulunan, kendi silahlı kuvvetleri olan totaliter bir tek parti hakimiyetine dayanan bir rejim kurulmasına hiçbir devlet izin vermez. Kendi ülkesinin bir bölümü üzerinde bu tür bir rejimin kurulmasına seyirci kalmaz.
(Neşe Düzel, Taraf, 21 Kasım 2011)
22 Ocak 2012
Gebze – Kocaeli

3573

“ANADİL’DE EĞİTİM”

Muhsin BOZKURT

Neşe Düzel’in Türkiye’nin en yetkin siyaset bilimcilerinden ve anayasa hukukçularından olan, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergün Özbudun’la yaptığı konuşmadan bazı alıntılar:
-Kürt siyasetinin, “anadilde eğitim” gibi en temel insan hakkı talebi de var bu talepler arasında. Kürtlerin istediği anadilde eğitim hakkı ve özerklik bu anayasada yer alabilecek mi?
-Bunların makul olanları yer alabilir. Makul ve meşru talepler üzerinde geniş bir konsensüs oluşabilir. Ama anadilde eğitimi ikiye ayırmak lazım. Eğer anadilde eğitimden kasıt, Kürtçenin ve diğer anadillerin talep üzerine seçimlik olarak okutulmasıysa, bu meşru bir taleptir. Anayasa değişikliğine gerek kalmadan bugün dahi gerçekleştirilebilir bu. Çünkü Anayasa’nın 42. Maddesi, Kürtçenin ve gerekiyorsa diğer anadillerin devlet okullarında seçimlik okutulmasına engel değil. Arzu ederse siyasi irade bunu yarın dahi başlatabilir. AMA BAZI KÜRT ÇEVRELERİNİN VE ONLARIN TALEPLERİNİ SEMPATİYLE KARŞILAYAN BAZI KÖŞE YAZARLARININ ANADİLDE EĞİTİMDEN ANLADIKLARI SANKİ BUNDAN FARKLI.
-Evet…benim anladığım da bundan farklı. Anadilde eğitim hakkına kavuşmak demek, okullarda Kürtçenin öğretilmesinin ötesinde, aynı yabancı kolejler gibi, mesela fizikten müziğe çoğu dersin İngilizce okutulduğu Amerikan liseleri gibi, eğitim dili Kürtçe olan okulların da açılabilmesi değil mi?
-KİMSE KUSURA BAKMASIN AMA MATEMATİĞİN VEYA FİZİĞİN KÜRTÇE OKUTULMASI KÜRT GENÇLERİNE NE FAYDA SAĞLAYACAK?
-Fayda sağlayıp sağlamayacağına anadili Kürtçe olanlar karar verebilmeli, öyle değil mi?
-GÖSTERMELİK BİRKAÇ SAAT TÜRKÇE TAKVİYELİ BİR EĞİTİM, BİRBİRİYLE İLETİŞİM KURAMAYACAK, BİRBİRİNİ ANLAMAYACAK İKİ TOPLUM YARATIR NETİCEDE TÜRKİYE’DE. BUNUN DOĞRU OLDUĞUNA KANİ DEĞİLİM.
-Doğru olduğunu düşünmüyor olabilirsiniz ama bunun bir hak olduğuna kani değil misiniz?
-HAK OLDUĞUNA DA KAANİ DEĞİLİM. Yabancı kolejler istisnai bir durumdur. Çocuğun anadili Türkçedir. Çocuk ailesiyle, arkadaşlarıyla Türkçe konuşur. Türkçe gazete, dergi okur. Ama TÜRKİYE’DE ON BEŞ MİLYON İNSANIN NEREDEYSE ANAOKULUNDAN BAŞLAYARAK KENDİ ANADİLİNDE EĞİTİM GÖRMESİNİ KABUL EDERSENİZ, O ZAMAN HAKİKATEN BU ÜLKEDE İKİ TOPLUM YARATMIŞ OLURSUNUZ. Bu iki topluma mensup fertlerin…
-Evet…
-Birbirini anlaması çok zor olur o zaman. Meseleler şablonlar halinde ak ve kara terimleriyle ele alınmamalı. Devlet okullarında Kürtçe ve Arapça, Lazca, Çerkezce gibi diğer anadillerin okutulması meşru bir haktır. Üstelik bu Kürtçe dili eğitimiyle de sınırlı kalmamalı, Kürt edebiyatı ve tarihi de okullarda seçimlik bazda öğretilmeli ama TEPEDEN TIRNAĞA TÜRKÇENİN DIŞINDA BİR EĞİTİM BİR HAK DEĞİLDİR. TOPLUMU BÖLECEK, BİRBİRİYLE ANLAŞAMAYACAK İNSANLAR HALİNE GETİRECEK BİR SİSTEM BİR HAK DEĞİLDİR.
(Neşe Düzel, Taraf, 21 Kasım 2011)
X
Aklı evvellerden menkul bir sürü boş keramet
Aklı selim gösteriyor nedir asıl selamet

Zatında hak gibi görünen nice a’la şey
Gerçekleşince anlaşılır ki onlar la şey
3571

Birdir akıl için yol
Yeter ki sen dürüst ol

Yorumsuz bir yorum
İşte gerçek durum

21 Ocak 2012
Gebze – Kocaeli

3572

İÇ BARIŞI BOZAN İLLET

Muhsin BOZKURT

Türkiye’de iç huzur istikrarsız ve düzensiz! Dalgalanıp durmakta. Sosyal barışı bozan bir illete, milletçe müptelayız! Bunun birçok sebebi var. Biri de konuşma tarzımızdan kaynaklanıyor.
Nitekim, tatlı tatlı konuşur, güzel güzel fikir alış verişinde bulunurken, hani bazan dara düşeriz ya; işte o zaman, karşımızdakini ithama yelteniriz. Kimi zaman köşeye sıkışır cevap veremez hale geliriz ya. Hemen muhatabımızı bir sloganla niteler, o sloganda çarmıha gerer ve onu slogana mahkum ederiz.
İşte o an, imdadımıza Hızır gibi yetişen, aslında yardıma koşturduğumuz şey; bir bakıma kahramanımız diyebileceğimiz “ Slogan”; yani zıt manada niteleyici bir kelime, vasfedici bir söz, itham edici bir cümlecik veya siyasi bir terimdir.
Fikren acze düştüğümüz durumlarda, bu sloganlara can simidine tutunduğumuz gibi sarılırız. Evet ne zaman ki, fikir suyunu çeker, acz şahlanır, sabır tökezlerse, yapacak tek şey kalır: Muhatabı slogan-vari söz topuna tutmak!
Bu beklenmeyen sloganlı vuruşlar; karşımızdakini şaşkına çevirip sersemletir. Ona itidalini kaybettirir. Düşünce melekesini sekteye uğratır. Rastgele aynı silahı ateşlemek suretiyle cevap vermek zorunda kalır.
Başka bir sloganla muhatabını itham eder. Yani iki taraf da köprüleri atmış olur. Böylece arada aşılmaz bir uçurum doğar. Çünkü fitne uyanmış, ateş bacayı sarmış, itidal kaybolmuş, asabiyet ve hırçınlık kendini göstermiştir. Artık konuşacak bir şey kalmadığını iki taraf da, ister istemez kabullenmiş olur.
Eğer kutuplaşmak, birbirimizden kopmak istemiyorsak; yekdiğerimizi ithamdan vazgeçmeli. Yani slogan-vari konuşmayı terketmeliyiz. Çünkü slogan kullanmak; muhatabı, ayniyle mukabeleye yöneltir.
“Sağcı”, “Solcu”, “Irkçı”, “Gerici”, “Yobaz”, “Fundamentalist”, “Devrimci”, “Atatürkçü”, “Batıcı”, “Laik”, “Anti-laik”, “Ümmetçi” v.b. gibi sloganları sarfetmek yerine konuyu konuşmalı, mes’eleyi tartışmalı. Bunu yaparken de akla kapı açmalı. İstek ve tercihi muhataba bırakmalı. Karşılıklı yapılan açık seçik konuşmaların kabul görmesi veya reddedilmesini; iki taraf da normal karşılamalı.
Unutmayalım ki, medenileri ilzam / cevap veremez hale getirip, ilmen susturmak, ikna iledir. İcbar / zorla değildir. Oysa slogan-vari kelimelerle itham; manen zor kullanmaktır!
Halbuki insan mükerrem / muhterem ve saygıdeğer bir varlıktır. Hakikati arar. Bazan hakikat diye yanlışa sarılır. Bu yüzden onu itham etmemeli. Elimizden geldiğince gerçekle yüzyüze getirmeye çalışmalı. Bunu yaparken incitici, kırıcı ve itham edici olmaktan, yani onu bir slogana mahkum etmekten son derece kaçınmalıyız.
Şüphesiz muhatap da, hemen tepki göstermemeli. “Boynunda akrep var!” diyene ancak teşekkür etmelidir.
Bir şey daha var. Sadece muhatabımızı değil, onun mensup olduğu, bağlandığı ve üstad bildiği kişi ve kişilikleri ve hatta müessese ve kurumları da itham etmekten, sloganlara hedef yapmaktan son derece sarfı nazar etmeliyiz.
“Muhataplarınızın rüesalarını tezyif etmeyiniz!” veciz sözünü düstur etmeli. Yani konuşurken, karşımızdakilerin sevip sayarak bağlandığı ve büyük bildiği liderlerine karşı, onları küçültücü ve küçük düşürücü sözleri söylemekten kesin surette uzak durmalıyız.
282

Derviş Yunus’un dediği gibi:

“Söz var kılar kaygıyı şad
Söz var eyler bilişi yad
Eğer horluk eğer izzet
Her kişiye sözden gelir”
Vesselam.

20 Ocak 2012
Gebze – Kocaeli

283

POLİSE BAKIŞ

Muhsin BOZKURT
Hani hatırlarsak eğer, 31 Ocak 1995 günü saat 09.30 sıralarında, kırk kadar vatandaşımız, Boğaziçi Köprüsü’nü bir süre trafiğe kapatmışlardı. Böylece Rusya’nın Çeçenistan’a askerle müdahalesini ve buna Dünya’nın seyirci ve sessiz kalmasını protesto etmek istemişlerdi.
İzinsiz bir gösteri olması ve trafiğin can damarı olan bir yerde trafiği aksattıkları için, tabiatiyle Polis tarafından engellenmişlerdi. Bu arada nahoş ve istenmeyen hadise ve olaylar da vukubulmuş. Hatta bir Polisimizin hepimizi üzen aşırı sert davranışına, milletçe şahit olmuştuk. Ve tabii çok da üzülmüştük. Neticede iki Polisimiz hemen görevden alınmıştı.
Gönül isterdi ki, böyle müessif / esef verici ve üzücü bir olay; keşke hiç olmasaydı. Madem ki, olmuştur. Ve zaman zaman, istemesek de yine olması mümkündür. Bu durum karşısında Polisimize bakışımız nasıl olmalı?
Dikkat ettiysek, televizyon ekranlarında gördüğümüz gibi, o taşkın Polisi yine bir Polis arkadaşı engellemiş, ona mani olmuştu. Bu da gösteriyor ki, hatayı Polislik Mesleği’ne değil, nasılsa Polis kisvesi giymiş olan kişiye vermeli. Varsa bir suç onda aramalı. Şahsın mensup ve bağlı olduğu vasfı itham edip töhmet altında bırakmamalıyız.
Hele Türkiye’mizin terörle kıyasıya mücadele ettiği bir ortamda, namluya açık hedef olacak şekilde, cansiperane görev yapan Polisimize karşı tavrımız; çok hayatsal bir önem taşımaktadır. Çünkü, iç huzur ve barış Polis ile, Polis ise moral ve maneviyatla kaim ve ayaktadır.
Polis’in de kişi olarak hatası olabilir. Tahrik var mı yok mu diye araştırmadan Polis’e fazla yüklenmemeli. Yerli yersiz tenkitte bulunmamalı. Şevkini kıracak söz ve davranışlardan kaçınmalı. Unutmamalı ki, haklı olmak başka, hak yolda olmak daha başka bir şey. Hem haklı hem de hak yolda olmalı. Doğru ve dürüst hareket etmeliyiz.
Bu gibi üzücü olaylar, iç – dış düşmanlarımızın arayıp da bulamayacakları; aleyhimizde tekrar tekrar kullanabilecekleri menfi ve olumsuz örnekler olup, ağızlarında sakız yapacakları bir husustur.
Polislerimiz bunlara meydan vermemek için, ne kadar temkinli, vakur ve dikkatli davranmaları gerektiğini çok iyi idrak etmeli. Vatandaşlar olarak bizler de, istenmeyen durumlarda, lüzumundan fazla mes’eleyi dilimize dolayarak, polisimizin moral ve maneviyatına halel getirmemeğe azami gayret göstermeliyiz.
Bunun acı örneklerini yakın geçmişte çok yaşadık. Polisimizi milletin gözünden düşürmek ve dış odaklara yaranmak için, bazı menfi Basın organlarında adeta kampanyalar açıldığına yıllarca çok şahit olduk.
Polise saygı göstermeli. Sırasında selam vermeli. Hayırlı nöbetler dilemeli. İnanın içten söyleyeceğiniz bu basit sözler; onun bir kat daha şevke gelmesine sebep olacak; vatan, millet ve devlet yolunda ve bunlar uğrunda, görev yapmanın hazzına bir kat daha varacaktır.
Polisimizin; her an, nereden geleceği meçhul, namert bir kurşuna hedef olacaklarının tedirginliğiyle; yirmi dört saat, nasıl bir stress içinde vazife başında bulunduklarını unutmayalım.
Rahat ve sıcak yataklarımızda mışıl mışıl uyurken, bunu onların görev başında olmalarına borçlu olduğumuzu, bir an bile hatırdan çıkarmayalım.
Bizler Polisimizin her şeye rağmen, hislerine hakim olacaklarına, aleyhlerine kullanılacak, milleti üzecek, devleti yaralayacak hareketlerden sakınacaklarına tüm kalbimizle inanıyoruz.
19 Ocak 2012
Gebze – Kocaeli
284 – 285

SİSTEM SİSTEM DEDİKLERİ

Muhsin BOZKURT

Son zamanlarda bir “sistem”dir lafı aldı yürüdü. Herkes sistemden şikayetçi. Sistemin tıkandığından bahsetmekte. Çıkış yolu bulmak gerektiğinden dem vurmakta.
Bu konuda insanımız, hem haklı hem de haksız. Haklıdır, gerçekten bir tıkanma söz konusu. Haksızdır, zira sistemin işlerliğine halel gelmesinin asıl sorumlusu bizzat kendisi. Çünkü kanun, tüzük ve yönetmeliklerin tatbikatında gevşek davranmakta. Kanuni müeyyidelerin gereğini yerine getirmemekte. Getirmesi icab ettiğinde ise, bunu yasak savma kabilinden yapmakta.
Halbuki kanun, tüzük ve yönetmelikler tatbik etmek içindir. Eğer sistemin yürümesini, işlerin görülmesini ve zaman kaybını önlemek istiyorsak, sistemin ön gördüğü yaptırımlar, mutlaka tatbik mevkiine konmalıdır.
Şayet günümüz ihtiyaç ve şartlarına elverişli ve uygun değilse, yine gereğini yerine getirmeli, bu yüzden işlerin aksamasına fırsat vermemeli. Çünkü en kötü sistem, sistemsizlikten iyidir. Tıpkı en kötü metodun, metodsuzluktan iyi olduğu gibi.
Kaldı ki, eksik nakıs da olsa, bir metod er – geç sonuca ulaştırırken, metodsuzluk yerinde saymak olup, hiçbir neticeye eriştirmez.
Kanunlar; gerektiği şekilde tatbik edilip, hayatın mutad akışı sağlanırken; diğer taraftan Meclis; günün şartlarına cevap vermeyen etkisiz, güçsüz ve yetersiz kanunları tebdil, tağyir ve ta’dil edip, gereken değiştirme ve düzeltmeleri ivedilikle yapmalı.
En büyük hata; keyfi yorumlara tabi tutarak, düşüncelerine göre yanlış buldukları kanunları tatbikde gevşeklik göstermek, işi sürüncemede bırakmaktır. İyi niyetle yapılmış olsa da, bu davranış; işlerin yürümesini engellemekte, hayatın felç olmasına sebebiyet vermektedir.
Kısaca tatbik ediciler, kendilerini kanun yapıcılar yerine koymamalı! Varsa aksaklık -tatbikten geri kalmamak şartiyle- durumu bir rapor halinde ilgili mercilere yazmalı. Kendilerine emanet edilen kanunları uygulamakla yükümlü olduklarını asla unutmamalılar.
Zira kanunlar; yürürlükte olduğu müddetçe -ister beğenilsin ister beğenilmesin- herkes layıkı veçhile tatbik etmekle mükelleftir. Değiştirilmesi söz konusu diye, onları hayata geçirmekten sarfı nazar etmemeli.
Asıl yanlışlık ise; yerinde ve zamanında ivedilikle kanunları uygulamayanlarla, tatbikte ortaya çıkan aksaklıklar doğrultusunda, kanunlarda lüzumlu düzeltme ve değiştirmeleri zamanında yapmayan kanun koyuculara aittir.
Demek ki, bütün mes’ele, sadece sistemden değil, bilakis insan unsurundan da kaynaklanmakta.

18 Ocak 2012
Gebze – Kocaeli

273

SEBEP OLAN YAPAN GİBİDİR

Muhsin BOZKURT

Otuz yılı aşkın vatanımız, yurt sathında dökülen kanlara ve ölen, yaralanan insanların eliym ve feci durumlarına sahne ve şahit olmaktadır. Askerlerimiz, öğretmenlerimiz ve polislerimiz şehit olmakta, sivil vatandaşlarımız kurban edilmekte.
Devlet, dış ülkelerin oradan üfleyerek, burada oynattığı tarih ve din cahili gafil gençlerimize yaptırdığı vahşiyane ve gayri insani hareket ve faaliyetlere son vermek için, büyük bir gayret içinde elinden gelen maddi – manevi bütün imkanlarını seferber etmiş durumda.
Tabiatiyle yurt içi savunması olması hasebiyle vaziyet çok nazik ve hassasiyet arzetmektedir. Devlet istemese de, kurunun yanında yaş da yanmakta, vatandaş sırasında zaruret gereği yerinden yurdundan edilmekte, perişan bir hale düşmekte, geçim sıkıntısı ve barınma gibi zorluklara giriftar olmaktadır.
Şüphesiz bu durum herkesi rikkate getirmekte, üzmekte ve rahatsız etmektedir. İşte bu ahval karşısında kalbler kan ağlıyor diye, sathi bir görüşün zebunu olarak bu içler acısı durumdan, devlet güçlerini sorumlu tutmamalı. “Es-sebebü ke’l-fail.” / “Sebep olan yapan gibidir.” Sırrına ters düşmemeli.
Çünkü bütün bu acı durumdan, sebep olanlar mes’ul ve suçludurlar. Devlet güçlerinin istemeyerek yaptıkları kusur ve meydan verdikleri zarardan onları mes’ul tutmak çok yanlış olur. Zaten Türkiyemizi parçalamak isteyenlerin, gelmek istediği nokta budur.
Vatandaş’ın saf, temiz merhamet duygularını harekete geçirerek, sanki bu duruma devlet sebebiyet veriyormuş gibi düşündürmek ve onun temiz, ulvi hisleri arkasına sığınarak, hain emellerini vatandaşın gözünden saklamaktır.
Unutmayalım ki, sadece hadisenin dış görünüşüne bakarak hüküm verirsek, çok yanılırız. Bu takdirde, biz hadiseye değil, hadise bize hakim olur. Bu ise olup biteni kördöğüşe benzetmemize yol açar. Yavaş yavaş devlete bahane bulmaya çalışır. Manevi desteği ondan kesmemize sebep olur.
X
Netice olarak güvenlik güçlerimizin, kendilerine olan güveni zedelemiş, onların azim ve iradelerinde gedikler açmış oluruz. Velhasıl, “Sebep olan yapan gibidir.” Sırrı bize ışık tutmalı. Herşeyden sorumlu olarak teröristleri bilmeli. Son vatan parçasının bölünmek ve parçalanmak istendiği unutulmamalı. Kurtlar sofrasında oturanları hatırlamalı. Sabırsızlık göstererek; hadiselerin yanıltıcı zahiri görüntüsüne kapılmamalı. Bindiğimiz dalı kesmemeli. Bütün varlıklarıyla vatan, millet ve devlet yolunda can veren şüheda ruhlarını rencide edip incitmekten sarfı nazar etmeli. Aynı yolda vatan savunmasında bulunanları tereddüde düşürmekten şiddetle uzaklaşmalı. Hasılı kelam; oyuna gelmekten dikkatle kaçınmalıyız.

16 Ocak 2012
Gebze – Kocaeli

272

Muhsin BOZKURT
Otuz yılı aşkın bir süredir, Türk Devleti terörle mücadele içinde. Türkiye Cumhuriyeti hukuk çerçevesinde kalarak, vatanı terör belasından korumaya çalışıyor. Devlet; Asker, Özel Tim, Polis ve Halkı’yla el ele vermiş durumda. Yine Yedi Düvel’e karşı vatanı korumakta. Dün, hattı ve sathı müdafaa eden Kuvayı Milliye, bugün bütün imkanlarıyla sathı müdafaa etmekte. Adeta karış karış vatanı savunmakta. Kendinden emin bir şekilde sonuca doğru gitmekte.
Bütün bunlar olurken, üstelik güvenlik güçleri aktif hale gelmiş; terörün üstüne kanı ve canı pahasına yürür; bu uğurda şehit verirken; bazı yazar çizer takımının, pişmiş aşa soğuk su dökercesine laflar etmesi çok üzücü.
Bu kimseler, yılların zayiat dökümünü yaparak, bu şekilde bir yere varılamayacağını, silahı bırakmak gerektiğini nazara vermekte, iki tarafa da merhamet(!) kanatlarını gererek, güya hamilik taslamakta.
Halbuki: “Aç canavara tahabbüb, onun iştihasını kabartır!” Yani aç canavarı sevmeye kalkmak, onun iştahını artırmaktan başka bir işe yaramaz.
Sanki Devlet; binlerce askerini kış – yaz demeden, gece – gündüz dağa taşa sürmekten; sanki Devlet bunca şehit vermekten; kandırılmış sayısız gencin, kurşunlara hedef olmasından çok memnun.
Hemen belirteyim ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, görünüşteki bir kısım teröristle değil, aslında bütün bir dünya ile uğraşmakta. Terör ve Teröriste el altından maddi – manevi her türlü desteği veren, sureta dost görünümlü ABD, Almanya, Fransa, İngiliz, Rus, Belçika, Hollanda, Norveç , Yunanistan ve geçmişte Suriye gibi devletlerle boğuşmakta. Olmak veya olmamak mücadelesini sürdürmektedir. Çünkü onlar, oradan üflüyor; bunlar, burada oynuyor!
Devlet bütün imkanlarıyla, pişman olacak teröristlere kucak açmış vaziyette. Onları bu yanlış tutum ve lüzumsuz gidişattan vazgeçirmek istiyor. Ne var ki, davul bizim boynumuzda, tokmak onlarda olduğu müddetçe; yani terör Batı’dan teşvik ve destek gördükçe; bu iş biraz uzayacağa benziyor. Fakat er geç Devlet Batı’nın rağmına; bunun da üstesinden gelecek. Halkın huzur ve sükununu teminde fazla gecikmeyecektir. Kaldı ki, gecikmesi devletin aczinden değil, mes’elenin nazikliğinden kaynaklanıyor.
Öyleyse ümitsizliğe düşmenin alemi yok! Sadece biraz sabır gerek. Tıpkı ciğere yerleşen bir mikrobu yok etmenin yolu, ona kurşun sıkmaktan değil; kola iğne yapmaktan, iyi gıda almaktan ve hava değişikliğinden geçtiği gibi.
Çünkü devlet, teröristin yaptığını yapamaz değil, yapmaz. Zira terörist gaye için her şeyi meşru ve mübah görür! Devlet ise görmez. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti; maziden tevarüs ettiği İnsani Büyük Devlet olmanın gereği, hem haklı olmak hem de hak yolda bulunmakla mükellef. Yani bu Devlet-i Ebed Müddet; hem davası, hem de metodunun hak olmasıyla yükümlü.
Eminim ki, Batılı Devlet Adamları bir araya geldiklerinde hayretlerini dile getiriyor ve nasıl oluyor da bizler dışarıdan, teröristler içeriden bunca maddi – manevi destek ve yardımlara rağmen, Türkiye kalesinde bir gedik açamıyoruz diye hayıflanıyorlardır.
Merak etmeyin Batı’nın hevesi kursağında kalacak. Çok geçmeden destek verdikleri teröristler ayaklarına dolaşacak. İşte asıl o zaman bu devlet; milletiyle beraber, geniş bir nefes alacak. Türkiye’de birçokların başları da, mahçubiyetten önlerine düşecek. “Men dakka dukka.”
15 Ocak 2012 / Gebze – Kocaeli
270 – 271

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.