Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

     En çok sevindiğim hususlardan biri, Türk Bayrağı’nın resmi binalarda ve gereken yerlerde, 24 saat boyunca dalgalanmasıdır. Zira önceleri ancak Cumartesi öğleden sonra göndere çekilir, Pazartesi sabahı indirilirdi. Bu durumun değiştirilerek, Türk Bayrağı’nın devamlı gönderde kalır hale getirilmesi çok isabetli olmuştur.

     Yine en çok memnun olduğum bir gelişme ve seyrine doyamadığım bir manzara şudur: Son zamanlarda Ay-Yıldızlı bayrağın resmi daireler dışında, ayrıca her özel kuruluşun gönderinde bambaşka bir azamet, şevket ve görkemle dalgalanır oluşudur. Üstelik her yerden görülecek şekilde çok yüksek gönderlerde boy göstermesidir. 

     Bilhassa her tarafa hakim tepelere dikilmesi, en umulmadık yerlerde karşımıza çıkması, adeta stratejik mekanlarda bütün haşmetiyle: “Ben buradayım.” demesi, çok harika bir şey. Üstelik, hal diliyle: “Burası Türkiye’dir, Türk Vatanıdır, Türklerin yaşadığı ülkedir.” diye gerçeği vurgulaması; pek muhteşem bir manzara ve doyumsuz bir görünümdür.

     Hele, böyle alımlı ve nazlı bir şekilde dalgalanırken, lisanı halle, daha nice şeyler anlatıyor olması, yaralı gönüllerimize soğuk su serpiyor doğrusu.

     Evet, nerden nasıl bir ilham veya işaret alındıysa alındı; Türkiye’nin dağında taşında Ay-Yıldızlı Al Bayrak; bütün haşmet ve tüm heybetiyle, olanca gurur ve haklı bir hak edişle, göklerde nazlı nazlı salınır oldu. Böylece, kah aheste aheste, kah manalı bir çırpınışla, semaları süslemekte, daha doğrusu göklerin en güzel süsü olduğunu dünya aleme göstermektedir.

     Hakikaten, sema ve göklere bu kadar çok yakışan bir bayrak yok. Bayraklar içinde bu denli tabii / doğal sembollü, çok manalı, derin anlamlı bir bayrağı; Dünya, onunla tanışana kadar görmedi. Belli ki, bundan sonra da görmeyecek. 

     Evet, rengini şehit kanından, remzini Sema ve İslam’dan alan Türk Bayrağı’nın; kartal yuvası hükmünde olan vatanın her yerinde; bütün asaleti, bütün hamaseti ve bütün manevi güzelliği ile dalgalanarak, rüzgarlara eşlik etmesi; insanımıza güven vermektedir. Türk Bayrakları’nın; vatanı, gölgesinde barındırması, milleti kendine meftun etmekte, varlığını onda görmektedir. O da, mevcudiyetini; Türk Milleti’nin dik duruşunda bilmektedir. Nitekim, iki taraf da, kendini birbirine hem bağlı, hem mecbur, hem de mahkum hissetmektedir.

     Türk Bayrağı’nın vatan yüzeyini gittikçe bu şekilde fethetmesi, her hakim tepe ve yerde dalgalanır olması, adeta millete gözetleyicilik yapması, Türkiye’nin her yerini serhat’e çevirmesi, ülkenin her bucağının Ay – Yıldızlı Bayrağın emanı, koruması  ve kollaması altında olduğunu hissettirmesi; üzücü olaylar içinde yüzmemize rağmen, millete rahat bir nefes aldırmakta, geleceğe güvenle bakmasını sağlamaktadır.

     Evet, baharda her tarafı saran gelincikler gibi, Türkiye’nin Türk Bayraklarıyla donatılması; yurtta, daimi bir bahar havası estirmekte, ülke insanına devamlı bir bahar havası teneffüs ettirip soluklatmaktadır.

     Evet, Türkiye’nin Ay – Yıldızlı Bayraklarla kucaklaşmasını; kim nasıl temenni etmiş ve gerçekleştirmiş ise, ona ve mazhar olduğu ilhama teşekkür borçluyuz.

     Bütün bu vaziyet gösteriyor ki, Bu Millet, Bu Vatan, Bu Devlet ve Bu Ezanlar sahipsiz değil. Hiç ummadığımız bir anda, öyle manevi bir himayenin tasarrufunda bulunuyoruz ki, bizler tatlı bir şaşkınlık içinde, sevinçlere gark olurken; hasmı biamanımız olan malum devletler; cevabını bulamadıkları bu durum karşısında, inanın hayretten dona kalıyorlar! Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı istemedikleri halde, sureta dostluk gösterisinde bulunuyorlar.

     Elbette, Türk Devleti herkesle münasebetini sürdürecek ve geliştirecek. Onlara istedikleri karşılığı verecek. Lakin ihtiyatlı olmayı hiçbir zaman elden bırakmayacak. “Hüsnü zan ademi itimat.” Reçetesi daima elinin altında olacak. Her devlet hakkında güzel düşünecek, güzel karşılıkta bulunacak. Ama tedbirli davranıp, ipin ucunu kaçırmayacak. Yani onlara itimat edip güvenmeyecek. Bilecek ve manen görecek ki, o sahte tebessüm ve gülücükler; fırsat buldukları an; asıl çehreleri olan saldırgan hallerine, zahiri bir örtüdür.

     Velhasıl; Al Bayrakların vatan semalarında, sürekli dalgalanışları ve bu ulvi manzaraların Türk İnsanı’na hediye edilmiş olması; Bu Millet, Bu Vatan ve Bu Devlet’in asla sahipsiz olmadığını; dosta düşmana, en güzel şekilde bildiren birer İlan-name, birer Fermandırlar.

                                                               X

          Siret; surete akseder derler; çok doğru bir güzel söz

          Ay – Yıldızlı Al Bayrak gibisini, görmedi hiçbir göz

 

          Millet manası vurarak dışa, bayrakta etmiş tecessüm

          Böyle bir oluşuma edilir ancak, güzel bir tebessüm

 

          Dünya durdukça, Ay – Yıldız olacak mavi göklerin süsü

          İndiremez onu yere, gelse de nice düşman sürüsü

 

          Nitekim yedi düvel, çalışıyor yine, sinsi mi sinsi

          Türk’e karşı bitmiyor bu kin; geliyor durmadan gerisi

 

          Var mı acep dünyada, rengini kandan alan böylesi?

          Yeter dalgalandırmaya, bu milletin tek bir nefesi

 

          Dalgalandığı her yer; olmuş alınması güç birer kale

          Kapılmasın hiçbir devlet, gerçekleşmesi zor bir hayale

 

          Oldu Türkiye’m, bayraklardan sanki bir gelincik tarlası

          Ne de hoş oluyormuş, Al Bayrağın tabiatla arası

 

          Masmavi gökte Türk Bayrağı, semanın nazar boncuğu

          Yıldız Bayrakları arasında, sanki gözde çocuğu

 

          Millet bayrağına, bayrak milletine, ne de layık düşmüş

          Ayırmak onları yekdiğerinden, olur sadece bir düş

 

          Boşuna kurmasın hiç kimse hayal, Kıyamete kadar

          Bu bayrak, bu ufuklarda, Kıyamete değin payidar

 

          Büyüdükçe bayrak alanı, yükseldikçe göğe doğru gönder

          Yine olacak Türk Milleti, öteki milletlere tek önder

 

          Bu millet, yapılmak isteniyorken, nesebi gayri sahih

          Araştırın tüm mazisini, neymiş, göstersin size tarih

 

          Kılınırken bu mukaddes vatan, göz göre göre, sahipsiz

          Bulamaz böyle olduğuna, hiçbir kimse, en ufak bir iz

 

            Bayrakların dalgalanması, bir haykırıştır kem gözlere

            Bir cevap teşkil eder; olur olmaz, haince bed sözlere

 

            Hangi çılgın yeltenirse hücuma, Ay – Yıldızlı Al Bayrağa

            Dünyayı başına yıkar; sereriz leşini kara toprağa

 

            Milletin şerefidir, bayrağın dalgalanması, gönderde

            Göstermeyenler gereken himmeti, pişman olur ilerde

 

            Bir zamanlar, Kara Bayraklar çekilmişti göndere

            Millet gömülmüştü vatan için, büyük bir kedere

 

            En sonunda kazanıldı zaferle, Türk İstiklal Savaşı

            Millet, gözünden sildi, yıllardır akıttığı kanlı yaşı

 

            Görmeliydiniz, göklere yükselen bayrakların, sevincini

            Elde bayrak, meydanlara inen halkın, ihtiyar ve gencini

 

            Daha iyi anlardınız, neymiş, şanlı bayrağın inmesi

            Çekilince yerine, ne hoşmuş, acı kederin dinmesi

 

             Varsın dudak büksün varlığına, yarası olanlar

             Kahrolsun defalarca, Ay – Yıldızlardan gocunanlar

             Hasım dünyanın rağmına, yükselecek bu Türk Bayrağı

             Hep yırttı bu millet, tarihte kurulan nice tuzağı

             Ne yapsalar nafile, dalgalanacak bu bayrak, daim

             Türk Milleti, devletiyle oldukça yeryüzünde, kaim

             Türk Bayrağı sardı yurdu, çiçek gibi baştanbaşa     

             Sebep olanlara, bin can ile diyoruz: “Çok yaşa!”

Bu durumda sormadan edemiyoruz:

             Kimde, bayrakların en güzeli?

             Ona tek sahip, ancak Türkeli.

 Muhsin Bozkurt

MİLLETTEN ANLADIĞIMIZ BU

     “1982 yılında Ermeni Terör Örgütü ASALA’nın cinayetlerini protesto etmek için kendisini yakan Artin Penik adlı Ermeni kökenli Türk yurttaşımızın hastaneye kaldırıldıktan sonra çekilen görüntülü konuşmasını izliyorum. Ağır yanıklarla hastaneye kaldırılan Ermeni kökenli Türk yurttaşı, bu konuşmasında, acılar içerisinde kıvranarak:

     ‘Ermeniler adına cinayetler işleyen ASALA katillerini protesto etmek için kendimi yaktım. Öleceğim ama pişman değilim. Şimdi kurtulacak olsam ASALA’yı protesto etmek için kendimi bir kez daha yakarım. Türkler ve Ermeniler kardeştir. Başta Fransa olmak üzere Ermenilerle Türklerin arasını açmak isteyenlere lanet olsun. Ben Ermeni kökenliyim ama Türküm, Atatürkçüyüm. Türk yurttaşıyım.’ Diye haykırıyor ve birkaç gün sonra da ölüyor.

     “Kandaşımız olmayabilir, dindaşımız da olmayabilir, fakat yurttaşımızdı Artin Penik…

     “Türk diplomatlarını öldüren ASALA katillerini protesto etmek için kendini yakmış ve Türk yurttaşlığını savunmak uğruna ölmüştü.

     “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yurttaşlık bağının ne denli önemli ve nelere kaadir olduğunu apaçık gösteren en çarpıcı olaylardan biridir bu…

     “Bir  ‘Yurttaş Artin Penik’in oluşum süreci, binlerce yıl sürmüştür.” (Cengiz Özakıncı, Bütün Dünya, Ekim 2009   s: 32 – 33)

X

               İşte, millete aidiyetten kastedilen şey bu

               İsterse olsun vatandaş, aslen Ermeni mensubu

 

     Evet, millet oluş; hele Türk Milleti’nin ferdi oluş; o kişinin ne menşeini, ne dinini, ne mezhebini, ne de kültürünü inkar etmeyi gerektiriyor. Yani gerektirmiyor.

     Evet, Türk Milleti’ne mensup olmak ve bunun şuur ve bilincine varmak; o kişinin beynini yıkamasından geçmiyor. Aslını ve neslini unutmak ve unutturmaktan, inkar etmek ve ettirmekten geçmiyor. Sadece aynı vatanda yaşadığını bilmekten, aynı havayı teneffüs edip solumaktan, ana diline paralel ve koşut olarak resmen Türkçeyi öğrenerek yazıp konuşmaktan, Türkçeyi; millet oluşun en önemli harcı olarak görmekten geçiyor.

     Bir de, aynı dine mensup olmaktan…Fakat, dindaş olmasa da, bu; aynı milletin ferdi olmaya engel değildir. Nitekim, yukarıdaki alıntı, tezimizi kanıtlamaktadır.

X

     “Ermeni kökenliyim ama Türküm.” İfadesinde geçen “Türküm” lafzını kullanmaktan hazer edip çekinenlere ne demeli? Yazık ki, bir Ermeni yurttaşımız, bir Bosnalı, bir Makedonyalı kadar bile olamıyorlar!

     Oysa, bu milletin arasında yaşamaya can atan nice kimseler var. Nitekim Türkiye’de yerleşmek isteyenlerdeki göze çarpan artış; bu millete duyulan güvenin bir sonucudur.

X

     “Bir  ‘Yurttaş Artin Penik’in oluşum süreci, binlerce yıl sürmüştür.” Hükmünü çok güzel anlamak lazım. Çünkü  “Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar!” “Nasıl iyilikten fenalık gelir?” derseniz, derim ki: “Muhali (imkansızı, olmayacak şeyi) talep etmek, kendine fenalık etmektir. (Nitekim) bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran, parça parça olur!”

     Öyleyse, iyilik zanniyle kötülük yapmayalım. Geldiğimiz noktadan asırlarca gerilere doğru gitmeyelim. Zira bir zamanlar bölük pörçük idik; asırların yoğurmasiyle sentez / terkip ve bileşik olduk. Terkip; kendini meydana getirenlere artık ayrışmaz. Bundan böyle ancak, işe yaramaz parçalara bölünür:

               Ne kendine yarar, ne de başkalarına olur yar

               Olsa olsa, bulunduğu yerdekilere olur bar

X

     Anlaşılıyor ki, Ermeni teröristlerin Türk diplomatlarını öldürmelerini içine sindiremeyen Ermeni kökenli gerçek Türk vatandaşı Artin Penik; tarihi iyi bilenlerdenmiş. Ve tabii yakın geçmişte Batılıların ve Rusların tahrikleriyle, kimi Ermenilerin neler yaptıklarını da:

     “(Evet) tarihi doğru okumamız lazım. Ermeniler, hazine-i hassasını Ermeni nazırlara emanet eden padişahlarını öldürmek için bomba patlattılar (1905). İmparatorluk başbakanlarına makam arabası ile geçerken tabanca kurşunu sıktılar (1896). Kürt köylerini basıp canlı bırakmadıkları için İkinci Abdülhamid, Kürd Hamidiye Alayları denen ünlü milis örgütünü kurdu. Tahttan indirildi.

     “İttihatçılar, Ermenileri baş tacı ettiler. Bir Ermeni, imparatorluğumuza dışişleri bakanı yapıldı. Büyük Savaş başlayınca, Doğu Cephemiz’i Ruslara karşı savunan 3. Ordumuz’u arkadan vurdular. Müttefikimiz Almanya, askeri bakımdan, o bölgelerdeki Ermenileri güney eyaletlerimize sürmemizi istedi. Yerine getirdik (1915). Yol boyunca Kürt çeteleri, Ermeni kafilelerini bastılar. Ermenilerin Kürt – Türk katliamı ‘mukaatele’ye (karşılıklı vuruşmaya) dönüştü. Hiç hoş bir gelişme olmadı. Ancak hiçbir devlet başka türlü davranamazdı. İki cümle ile özetlemek mümkünse, olay budur.” (Yılmaz Öztuna, Türkiye, 15 Ekim 2009)

 Muhsin Bozkurt

DÜŞÜNÜNCE BİRAZ…

     İnsan; yaşadıkça, yeteri kadar yaşamadığını, daha doğrusu hayatı iyi değerlendiremediğini sonunda anlıyor.

     İnsan; okudukça, yeteri kadar okuyamadığını, daha doğrusu iyi seçici olamadığını ve lüzumlu kitaplara  -eften püften sebeplerle-  daha fazla zaman ayıramadığını, maalesef ömrünün son demlerinde anlıyor.

     İnsan; seyahat edip gezdikçe, yeterince istediği yerlere gidemediğini, daha doğrusu dolaştığı yerlere bakıp geçtiğini ve fakat asıl olanı tam manasiyle göremediğini, kısaca demek lazımsa, basarını basirete çeviremediğini, yani bakmakla görmenin bir olmadığını, farkı fark edemediğini, ancak iş işten  geçtikten sonra  anlıyor.

     İnsan; aslında, farkına ve ayırdına vardıkça, insan olduğu gerçeğini bir türlü zamanında kavrayamadığını anlıyor. 

     İnsan; yeni yeni dostlar tanıdıkça; onların şahsında  -gerçekte-  asıl kendini, kendi mahiyet     ve içyüzünü tanıması gerektiğini  -nedense-  vakti zamanında akıl edemediğini anlıyor.

      İnsan; her şeyi okumak istedikçe; asıl okunması icap edenlerden çok geri kaldığını, neden sonra anlıyor.

     Tabii, ba’de harabi’l-Basra…Çünkü, iş işten geçmiş oluyor. Aradaki boşluğu doldurmak ise, pek de mümkün olmuyor.

X

               Geçiyor insan ömrü, hemen hemen boş yere nafile!

               Dönüyor insan, malayani boş şeylerle, hantal file!

 

               Bir de dönüp bakıyor ki arkaya, kalmamış yaşanacak yaş!

               Görüyor ki insan; tam yolunda artık Ölüm’ün, yavaş yavaş

 

               Daldığı düşüncelerle, mazi; geçiyor önünden bir bir

               Zamanı durdurmak için, yok henüz elimizde, bir tedbir

 

               Nasıl da geçti habersiz, hay huy içinde, bunca ömür?

               Sanki hayat; alevi giderek sönmüş koca bir kömür!

 

               Olacak insan, bütün yaptıklarına, ne de çok pişman!

               Olacak zavallı insan, pişman olduğuna da pişman!

 

               Heyhat! Hiç bitmeyecek sandığı, zorlu bir hayat sonunda;

               Bulur kendini, istemese de, köhne bir mezar koynunda!

 

              Anlamalı insan; hayat göründüğü gibi, kat’iyen boş değil!

              Hayatın, böyle aksi düşüncelerle, inanın başı hoş değil.

 

              Sanma ki ey insan, yaptıkların gidecek, meçhul bilinmeze!

              Onlar, olmamalı; sorumsuzca bir hayat için, bir kaç meze!

 

              Taş bilir mi, görür mü hiç, etrafında olup biteni?

              Otağında yetişen; ister gül olmuş veya tikeni!

 

               İşte, dışı görüp olanlar; bir şeyin içyüzünden gafil!

               Cansız hükmündeki durumları; sefil mi, hem de ne sefil!

 

               Görünende, görünmeyeni keşfederek, ol ehli hikmet

               “Sır gözüyle” devşir, görünmeyen hakikatlerden bir demet

 

               İçindesin, İlahi sıfat ve isimlerin zuhur yeri kainatın

               Gerçek dışı, olumsuz yokluk şüphelerini, bir bir içinizden atın

 

               Evet, görünen şeylerin tüm suretleri, değil başka

               Bir yönel, İlahi isimlerin düştüğü, meçhul aşka

 

               Göreceksin; bürünmüş taşa toprağa, her sıfat ve isim

               Sanki dile gelmiş; olmuş Rabbinden birer mesaj, her cisim

 

               Gelmeli insanın aklı başına, gelmeden mukadder Ölüm!

               Yakışır insana, Ölüm karşısında demek: “Hakka yürürüm.”

 

               Bilmeli ki bu mevcudat; var gibi görünse de, aslında yok!

               Yine de, heveslisi yalan dünyanın, ne hikmetse çok mu çok!

       

               Ey insan! Görme cismini, sırf et ve kemikten ibaret, bir yığın!

               Mana ve ruhtan uzak bir mefhum olmasın, insandan anladığın.

 

               Zan, yanılgı ve sanılarını bırakıver artık bir yana

               Ver kendini bütün benliğinle, seni hiç yoktan Yaratana

 

               Sarıl dünyaya, yap işini, sakın bırakma günden yarına

               Verme yol kalbine; girmesin dünya sevgisi, gitsin arına

 

              Nasıl batarsa gemiler; içine girecek su ile, zamanla!

              İnsanı da batırır; kalbe giren “Dünya Sevgisi”, iyi anla!

 

              Ne de güzel demiş bu gerçeği, zamanın Kutbu Azamı

              Düşün: “Dünyayı kesben değil, kalben terk et.” diyen kuramı

 

              Her şey üstünde ve her şey hakkında, düşününce biraz

              İnsanın etmesi gerekmez mi, niyaz üstüne niyaz?

 Muhsin Bozkurt

ÖLESİYE KUL!

Millet kavramı nedir, kalmış Türkiye’de – epeydir – meçhul?
Oluyor bu yüzden kimileri Batıya, ölesiye kul!
X
Diyarbakır’ın Kayapınar’ından bir okur:
“ Bu topraklarda sadece Türk Milletinin olmadığı (!), elbette ki hepimizin kabul ettiği bir konu, ama yazılarınızın bazılarında bu topraklarda sanki başka milletler yokmuş gibi ‘Türk gelenekleri’, ‘Biz Türk milleti’ gibi ifadeler rahatsız ediyor! Keşke daha duyarlı olunsa!” (Genç Yaklaşım, Temmuz 2008, s. 4)
X
Evet, bu topraklarda sadece Türk Milleti var. Fakat anlaşılmayan ve anlaşılmak istenmeyen bir husus; hep göz ardı ediliyor ne hikmetse! Türk Milleti var derken: Kürd’üyle, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Arab’ıyla, Arnavud’uyla , iç içe olmuş, oluşmuş ve kaynaşmış bir halde bulunan; bunlar gibi daha birçok unsurları ihtiva eden / içeren ve hepsini temsil eden, hepsinin müşterek / ortak adı olan bir Türk Milleti var demek istiyoruz.
Derseniz ki, neden adı “Türk Milleti” olsun, başka olamaz mıydı?
Efendiler! Bu ad, ısmarlama bir ad değil. Bu adı biz koymuş da değiliz. Asırlardır Doğudan Batıya yaptığımız akınlarda, hep başı çekmişiz. Hep ilerde, daima önde olmuşuz. İster istemez lider konumunu almışız. Karşılarında hep bizleri gördükleri, buldukları ve bildikleri için, bu adı bize Batı vermiştir. Sadece milletin adına “Türk” demekle kalmamışlar. Daha önce Rum diyarı olan Anadolu’ya da “Türkiye” demişler; yüzyıllarca bu şekilde bizi ve vatanımızı anar olmuşlar.
Efendiler! Böyle adlar çarşıda pazarda satılmaz. Oralardan da satın alınmaz. Böyle adlar ancak kazanılır. Hakk edilir. Liyakatli olunur. Ve bir de bakmışınız ki, o adla anılır olmuşsunuz.
Bilmem ki, bundan niye rahatsız olunur? Çünkü bu ad, bu isim, hepimize şemsiyelik ediyor. Gölgelik yapıyor. Hepimize hür olarak nefes aldırıyor. Süleyman Nazifler, Ziya Gökalpler bu mensubiyetle iftihar etmişler, övünmüşler; yedi düvele karşı Türk Milletini müdafaa edip savunmuşlar.
X
“Türk Milleti” deyince, Türkiye’de mekan tutmuş her unsuru içerdiğini, maalesef gençlerimize anlatamamışız! Milletin, doğuş değil oluş olduğunu idrak ettirip algılatamamışız!
Oysa, mesela “Bu bina” deyince; içindeki kireci de, kumu da, çimentoyu da, demiri de ve daha bunlar gibi, onlarca yapı malzemesini ve diğer unsurları kastetmiş oluyoruz. Zımnen ve dolayısıyla, şimdi “Bu binamızda” diye söze başlarken, bina muhteviyatını teşkil eden inşaatta kullanılan unsurların her birinin isminin zikredilmemesinden rahatsız mı olmalı?
Bütün unsurlardan oluşan, ama hiçbiri ilk nazarda göze çarpmayan, hiçbirinden de aslında soyutlanmış bulunmayan yapıya, artık bina denildiği gibi, millet de kendisini meydana getiren her bir unsuru içerir. Ne sadece odur, ne de onsuzdur. Bu artık mesele edilmemeli. Aksi takdirde ne bina meydana gelir, ne de millet oluşur.
Bu gerçek, her terkip / sentez ve bileşik için geçerlidir. Dikkat; terkip diyorum. Karışım demiyorum. Çünkü terkip; artık parçalanamaz bir bütündür. Karışım ise her an çözülmesi ayrışması, olası bir iğreti beraberliktir.
X
Evet, bütün mesele “Millet” kavramındaki dağınıklıktan kaynaklanıyor!
……..
Milletin aynı doğuşta olanlardan ziyade, aynı oluşta olanlardan meydana geldiği gerçeğini bilmemekten ileri geliyor!
Bütün mesele, aynı vatanda yaşadığımızı, aynı ortak dili konuştuğumuzu – genellikle – aynı dine inandığımızı, düşünmemekten ortaya çıkıyor!
Oysa, dil din bir ise, millet birdir.
Kaldı ki, din bir ise, millet yine birdir.
Halbuki, bu topraklarda yaşayan insanların vatanı da bir, dili de bir, dini de bir.
Hepsini haykırır, bir kelimeden ibaret olan “Tekbir.”
Gerçek bu merkezdeyken, kendini ayrı gayrı görmek de, neyin nesi?
Ya “Türkiye’de başka milletler de var!” demek, neyin ifadesi?
Bu, başka değil, ancak samimi fakat gaflet içinde olanların sesi!
Söküp atacak bunları aramızdan: “İnananlar ancak kardeştir.” diyenlerin ilahi nefesi.
X
Miladi 7. asır: Yezdücerd Fars halkını tahrik etmeye devam ediyordu. İslam yönetimini kabul eden İranlılar bile Yezdücerd’in bu tahriklerine kapıldılar ve yeni kuvvetler oluşturdular. Hz. Ömer, Kufe emiri Sa’d’a talimat gönderdi. Numan b. Mukarrin komutasında bir birliğin Ahvaz bölgesine sevkini istedi. Sehl b. Adiy komutasında ikinci bir birliği de Basra valisi, Ebu Musa el-Eş’ari’den istedi. İki birliğe Ebu Sebre’yi başkomutan tayin etti. Önce Kufe’den yola çıkan Numan b. Mukarrin kuvvetleri Ramhürmüz’e ulaştı. Oradaki asileri mağlup edip, Tuster’e geçti. Ancak Tuster’de şiddetli direnişle karşılaştı. İki İslam birliği Tuster’de buluştular. Tuster’i kuşattılar. Çok sayıda Müslüman öncü askeri şehit oldu. Hürmüzan, kuvvetlerini Tuster’e çekmişti. Savaş uzamasına rağmen sonunda zaferi yine Müslümanlar kazandılar. Fakat Hürmüzan kaleye çekilmişti. Hz. Ömer’le bizzat buluşup, barış imzalamayı teklif etti. Bu teklifi olumlu karşılanınca bir heyetle İslam başkentine gelen Ahvaz emiri Hürmüzan: “Cahiliye devrinde biz sizi yenmiştik. Şimdi ise size Allah yardım etti, siz bizi yendiniz.” Deyince, Hz. Ömer ona şöyle karşılık verdi: “Cahiliye devrinde siz birlik içindeydiniz, biz ise dağınıktık, şimdi biz birlik içindeyiz, siz dağınıksınız. Allahın yardımı birlik olanlardan yanadır.” ( Büyük İslam Tarihi, c:2, Zaman – Çağ yayınları, İstanbul – 1992 s:84 )
X
Velhasıl, birlik ve dirliğimize sekte vuracak söz ve davranışlardan kesinlikle kaçınmalıyız.
Ve unutmayalım ki, Türkiye’de tasada ve kıvançta bir; tüm unsurlarıyla, manen ve ruhen aynı potada erimiş tek bir millet vardır. O da “Türk Milleti” dir.

Muhsin Bozkurt

               Şuursuz hayallerle güya değişen!

               Acaba olur mu hiç, ülkesinde şen?

 

               Başkayım diye, ille de oynayan temelle;

               Kurtaramaz kimse onu, uzatılan elle

 

               Rayından çıkmaya görsün, bir kere tiren

               Felaket olur; ne kadar yapsa da firen

 

               Bu cennet vatanda, huzur içinde yaşamak varken;

               Hem de devlet; her şeyi, herkese amade kılarken

 

               Hiç yoktan, toza dumana karılan ülkede durum

               Pirince gideyim derken, olur bulgurdan da mahrum

 

               Unutmayın! Başkasının eliyle görülmez hiçbir iş

               Olur ancak; kendi ayağını kendi eliyle kesiş!

 

               Anadolu’nun bütün şehirleri; gazi şehir bu biline

               Gözü çıkarılır anında, göz koyanın onun bir iline

 

               Avrupalı, hiç unutmuyor; hak ettiği kuyruk acısını

               Her an sırtında hissediyor; Osmanlı Adalet Kamçısı’nı

 

              Devlet düşmeye görsün,  -özellikle- içten; bir defa zaafa

              Hiç olmadık unsurlar, kesilir devletin başına zürafa!

 

              Koca devlet; maskarası olur; nankör kimi unsurların

              Altında kalır zamanla, önü alınmayan kusurların

 

             Ba’de harabi’l – Basra olmadan, basiretli bir devlet

             Gereken tedbiri alırsa ancak, kalır ilelebet

 

             Türkiye’de kim olduysa ayrılıkçı; unutuldu acaba kimdi?

             Olmadı hiçbir zaman talih yaver; yerinde yeller esiyor şimdi!

 

             Bin bir felaket ve helaketlerden sonra, ulaştık bu günlere

             Bir daha geri gelmesin diye, veda ettik, ebeden dünlere

 

             Geçtik, nice tecrübe ve denemelerden, tarih boyunca

             Konuldu şehitlerimiz mezarlara, yan yana uzunca

 

             Unutma! Bu Millet, Bu Vatan, Bu Devlet’e yapana ihanet

             Kimsenin yanına komaz; sorar onlara İlahi Adalet

Muhsin Bozkurt

 

 

    Batı; kendi açısından haklı olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “Özerklik”, “Muhtariyet”, “Yerel Yönetimler”, klasik tabirle “Tavaif-i Müluk” denen birçok “Küçük Devletçikler”e ayrılmasını istiyor! İflah olmaz bir yaralı olarak birbiriyle ister istemez, devamlı bir şekilde sürtüşmesini sağlamayı kuruyor kafasında!.. Böylece kendilerine nefes aldıracak, Ortadoğu’da petrolün başucunda emperyalist çıkarlarının ilelebet sürmesini bir kat daha kolaylaştıracak; ince hesaplar içinde sanki diyor: 

 

               Hadi durmayın, ülkenizi böldürdükçe böldürün!

               Bu uğurda, birbirinizi öldürdükçe öldürün!

 

               Birliğinizden aldığınız kuvvetten, diyor: “Az çekmedim dün!”

               Ne de kolay geldiniz oyuna, çok şükür, düğün bize bugün!

 

              Göreyim sizi, tepişin birbirinizle ayağım altında

              Ancak bu şekilde çok artacak değeriniz, Batı katında

 

              Batı diyor, çok büyüksünüz, giderek küçülmelisiniz biraz!

              Bunun için istavroz çıkarıp, ediyor niyaz üstüne niyaz!

 

             “Yapalım mı dediklerini?” diyerek: “Evet haklısın ey AB(e)!”

             Peygamberime, pamuk ipliğiyle mi bağlıydı Ulu Sahabe?

 

             Oluyoruz diye Şehit ve Gazi; el çekilir mi vatan savunmasından?

             Vatanı kaybediş; olur ancak, alınan fiyatın geri ödenmesinden.

 

             Başkaları parçalamak istiyor diye, aziz vatanı

             Ne de çabuk unuttun; birlik uğruna can veren atanı

X

     Evet, madem ki, Türkiye bölünüp parçalanmak isteniyor! Bunu önleyeceğiz diye, boşu boşuna Şehit-Gazi olmaya, ne gerek var? Demeye getirmek istiyor, sanki bazıları!

 

            Bizler bölelim nazlı vatanı, olsun bitsin bu iş!

            Kurtulsun kınalı kuzular, ne kebap yansın ne şiş!

 

            Vatan olmasa ne çıkar, yeter ki sen sağ ol, ben selamet

            Vatan için ölmek de neymiş!? Neresinde bunun keramet?

 

            Önemli olan, yan gelip, keyfince kurulmaktır yaşamak!

            Bırak boş kavramları, ne demek sahi Vatan, Millet, Bayrak?

 

            N’olmuş okunmuyorsa vatanda, kimi yandaşlarca Milli Marşın?!

            N’olur ucundan çekilirse peşkeş, vatan toprağı arşın arşın?

X

     Kısaca demek lazımsa: Terörde tereddüte mahal yok. Endişeye hiç yer yok. Yeis ve  ümitsizliğe düşmek için, en küçük sebep bile yok.

     Unutmayalım ki, zafer; hasmından birkaç dakika fazla dayananındır.

     Evet, çok Şehit verilmiş, çok Gazi olunmuştur. Ama neylersin ki:

 

               “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır

                 Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

 

                 Halbuki, zafer ve yenilgi arası, çok kısa bir an

                 İçi boş, kuru laflarla geçirilecek, yok bir zaman

 

                 Oysa, acınmak isteniyor, korkunç aç canavara!

                 Terör yapan Terörist, düşmüş iken, üstelik dara

 

                 Yazık ki, bir kaşık suda çıkarılıyor, olmadık nice fırtına!

                 Yapıştırılıyor, layık olmadığı yaftalar, Devlet’in sırtına!

X

      “Terörle savaş başarısızlıkla sonuçlandı!” deniyor. Yani demek isteniyor ki, öyleyse, ne talep ediyorlarsa, düşünüp taşınalım! Verilebilecek ne varsa verelim! Yapılabilecek neyse  yapalım! Böylece akan kan durmuş; millet de rahat bir nefes almış olur!

     Hemen belirteyim ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti; asker ve polisiyle, teröre asla yenik düşmemiştir. Birkaç devlet dışında, büyük ve güçlü bir Türkiye istemeyen, özellikle Batılı devletlerce terör örgütü; maddeten ve manen, gizli – açık desteklenmiştir! Buna rağmen, devletin gücü karşısında, Türkiye’mizin bir çakılını dahi yerinden oynatamamıştır. Aslında Türkiye; tüm dünyaya karşı, örtülü yeni bir İstiklal Savaşı daha kazanmıştır denebilir.

     Bu başarıda Türküyle, Kürdüyle ve diğer unsurlariyle tüm Türk Halkının bilinçli, arifane ve kardeşçe tutumunun payı çok büyüktür. Batı’nın içten – dıştan olanca kışkırtmalarına rağmen halkımız; ağırbaşlılığını asla bozmamış, vakur bir duruşla, bu ülkede herkesin kardeşçe yaşamakta olduğu gerçeğinden, kat’a gafil olmamıştır.

     Şayet Asker ve Polisimiz güçlü olmasaydı, terörün üstesinden gelmeseydi, halkımız da birlik ve beraberliğinin şuurunda bulunmasaydı; Türkiye, öyle bir infilak eder, patlardı ki, bundan bütün dünya etkilenir; Küçük Asya ve Ortadoğu’da taşlar yerinden oynar; dünya büyük bir buhran ve huzursuzluk girdabında bocalar dururdu!

     Evet, Türkiye’de terör başarılı olmuş değil; zaten olması da imkansız. Elbette tüm dünyanın desteklediği bir hareketin hiç zarar vermemesi de düşünülemez. Kaldı ki, tahrip ve yıkım kolay; yapmak ve düzeltmek zordur. Bu bakımdan terörün işi kolay; çünkü görevi mevcuda, var olana zarar vermek!..

    .Oysa devletin işi zor; zira, olmayan bir şeyi ortaya koyması gerekiyor. Bunun için de çok şartları yerine getirmesi lazım. Çünkü, Terör; bir şey yapmamakla güya başarıyor. Devlet ise, çok şeyleri bir araya getirmekle ancak, başarılı olabiliyor.    

 Muhsin Bozkurt

 

İLAHİ AŞI

  Bu devletin çökmesi, bu milletin yılması için her yol deneniyor. Akla gelen her şey yapılıyor, yapılmak isteniyor. Özellikle, “Söz, sihir gibidir. Etkiler.” Hükmünden hareketle; meydanlarda olmadık telkinler edilmekte, kışkırtıcılığın her türlüsüne tevessül edilip, başvurulmaktadır. “Söz ola çıkara savaşı.” kabilinden; söylenmedik tahrikamiz söz bırakılmamaktadır.

     Kitleler içi boş, cafcaflı söylemlerle avutulmakta ve fakat harekete de geçirilmektedir. Özellikle gazete, dergi ve mecmualarla yapılan makalelerden öyleleri var ki, emin olun divanı harplik! Çünkü, tahrik ve kışkırtmanın bini bir para.

     Ne büyük bir toplum, ne muazzam bir milletiz ki; her şeye rağmen ayaktayız. Her şeye karşın tahriklere, menfi propagandalara kapılmıyoruz. Türkiye’de herkesin gerçekten kardeş olduğu hakikatini asla unutmuyor; bu hususta taviz vermiyor; yapılan yazılı – sözlü neşriyat ve yayınlara asla kulak asmıyor, alet olmuyoruz. Ve inşallah olmıyacağız da.

     Emin olun dünyada hiçbir devlet; ayyuka çıkan ayrıştırıcı, bölücü ve parçalayıcı konuşmalara ve hatta bu maksatla kaleme alınan yazılara, bu amaçla yayın yapan televizyon ve radyolara kesinlikle bu kadar müsamaha etmez, hoşgörüyle bakmaz. Gereken hukuk yollarına başvurmakta gecikmez.     

     Bir insana kırk gün deli dense; sonunda deli olması işten bile değil! Oysa, bu millete yıllardır neler denilmiyor, bu devlet için neler yazılmıyor, bu ordu hakkında neler kaleme alınmıyor ki?

     Bütün bunları bir anda duyar, bir anda görür gibi olsanız; sırtınızdan gömlek kaçar! Apışıp kalırsınız! Vay anasını, meğer devlet ve milletçe nasıl bir tehlikenin eşiğindeymişiz de farkında değil mişiz! Yuh olsun, yazıklar olsun bizlere demekten kendimizi alamıyacağımız; gün gibi aşikar be dostlar!

     Basında öyle röportajlar okuyoruz, öyle kitaplar, romanlar mütalaa ediyoruz ki, gözlerimiz fal taşı gibi açılıyor; hayretimizden ağzımız açık kalıyor! Manzaranın dehşetinden neredeyse elimiz tutmaz, ayağımız yürümez, dilimiz la’l olup, konuşamaz bir hal alıyor! İnsanın kendi kendine hayıflanarak: Vah bize, yazık bize handiyse ölmüşüz de ağlayanımız yokmuş meğer diyesimiz geliyor!

     Askerliğin zorunlu oluşunu mu aklına takanlar yok! Mehmetçiğin soğuktan donarak öldüğü yalanını mı diline dolayan yok! Askerin körü körüne emre itaat ederek; (haşa) boş yere kendini ölüme attığını mı söyleyen yok!

     Ne yok ki birader? Öyle şeyler basılı neşriyatta yazılıyor, öyle şeyler panellerde konuşuluyor ki; buna hiçbir vatanseverin tahammül etmeye gücü yetmez. Hiçbir resmi görevlinin sabrı elvermez.

     Şayet okumaya, dinlemeye ve her türlü sabra güç yetirebiliyorsak bu; bu asil milletin asaletinden, bu milletin büyüklüğünden ve alicenaplığından ileri geliyor.

     Bu kadar yazılı – sözlü yıkım faaliyeti; dünyada hiçbir devlet ve milletin başına gelmemiştir. Zaten buna fırsat vermezler. Yılanın başı, daha küçükken ezilir.

X

               Fakat bu asil ve mübarek millet: Ötekilerden bam başka

               Tarih boyunca birbirlerine çok tutkun; ne büyük bir aşkla

 

               Dünya şaşkın, nasıl olur diyorlar birbirlerine

               Yok dünyada, bu kadar düşkün askerine erine

 

               Her gün geliyor; Batısına Doğusuna şehit cenazeleri

               Yükseliyor semaya sadece: “Vatan sağ olsun.” avazeleri

 

               Çünkü biliyor ki bu aziz millet: “Hubbü’l-vatan mine’l-iman.”

               Böyle inanan milletin de, olur elbette sabrı pek yaman

 

               Seziyor bu mübarek millet; içlerine konan fitneyi

               Ahdetti bir kere, gerçekleştirecek onu def’ etmeyi

 

               Çıksa bütün dünya karşısına, hain emellerle

               Gökten emir gelir ona: “Ey ordum durma ilerle!”

 

               Bilir ki her zorda kalışta, gelir ona daha bir gayret

               Çünkü davası, inancı ve yolu; hak olanadır nusret

 

               Öyle ise: “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal.”

               Türk Milleti’ni çeviremez, bu milli hedeften hiçbir hal

 

               Türk Milleti; tüm unsurlariyle beraber ettikçe bir değer

               Sürecek ilelebet; yeter ki gök çökmesin, yarılmasın yer

 

               Kürdü, Lazı, Çerkezi, Gürcüsü, Arabı,…diyerek: “Bırakma açık kapı.”

               Hepsi yoğrulup Anadolu’da yüzyıllarca; ortaya çıkmış tek bir yapı

 

               Böyle perçinlenmiş bir kapıyı, kıramaz hiçbir koçbaşı

               Çünkü: “Ancak müminler kardeştir.” demekte İlahi Aşı

 Muhsin Bozkurt

     Bu millet ve bu devlet; tarihin hiçbir devrinde; insanlık aleyhinde bir siyasetin yürütücüsü olmamıştır. Hiçbir millet ve devlet zararına bir hedefin takipçiliğinde bulunmamıştır. Görünüşten dolayı içte-dışta böyle algılama içinde olanlar vardır. Fakat bunlar işin mahiyet ve içyüzünü anlamamışlardır. Meselenin baatınına inememiş kimselerdir. Bunlar sathi / yüzeysel görüş sahipleridir.

     Tarih boyunca Türk Devlet Siyaseti; insan odaklı olarak seyretmiştir. Buna rağmen üç kıtadaki her millet; bu devletin geçmişteki evveliyatı olan Osmanlı Devleti’ne karşı minnet borçludur. Böyle olmasına karşın, o devletler  -özellikle 19. yüzyıldan itibaren- bize karşı kışkırtılmışlardır.

     Gaye için her yolu mübah, meşru ve yerinde gören bu devletler; bugün halen mevcutturlar. Bunlar varlıklarını devam ettiren İngiltere, Fransa, Almanya ve bugünkü ABD ve İsrail gibi devletlerdir. Aynı devletler; dün Şanlı Osmanlı Devleti’ne reva gördüklerini bugün; Türkiye Cumhuriyeti Devletine reva görmektedirler.

     Üç kıtadan alakasını kestikleri, elini kolunu budadıkları; Anadolu’ya çekilmesini sağladıkları Türk Milleti’nin Anadolu’daki varlığına bile tahammülleri yoktur. O kadarcık varlığından bile rahatsız olmakta; bunu da izale etmek için olmadık yollara başvurmaktadırlar. Bir avuç Anadolu’yu Türk Milleti’ne dar etmektedirler.

     İç gailelerle, çıkardıkları fitne ve fesatla huzurlarını kaçırmakta; her zaman için geçerli olan  “Böl, parçala ve yut!” metodunu yine uygulamaktadırlar.

     Dün  “Islahat isteriz!”  diyerek yaptırdıklarını; bugün  “İnsan hakları!”  diyerek uygulatmaktadırlar.

     İstenenler; nefsülemrde / zatında / aslında doğru görünen şeyler; ama muktezayı hale binaen / işin icap ve gereği olarak doğru mudur? İşte orası meçhul!

     Evet, zatında / aslında iyi ve güzel olan şeyler; zaman ve zemine uygun olmayabilir. İşte basiret burada gerekiyor. Bir şeyin aslında doğru olması başka; uygulanmak istenilen yer ve zamana göre, o şeyin doğru olması başka bir şeydir. Bu husus hesaba katılmadan yapılacak bir tatbik ve uygulama, acaba ne derece isabetlidir?

     İşte bütün mesele bu noktada düğümlenmekte, kördüğüm olmakta; bu durumda çözüm; tam bir yıkım ve çözülüş olarak karşımıza çıkabilmektedir.

 

               Dün yıktırdılar Osmanlı Devleti’ni  “Islahat!” diye diye,

               Bugün  ettiler  kılıf  olarak  “İnsan hakları!”nı  hediye!

 

               Dün Avrupa’nın dayatması ile yapılan  “Islahat”

               Bugün anlaşıldı ki, yaptığımız en büyük kabahat.

 

     Unutmıyalım ki, zehir altın kupa içinde sunulur. Nitekim AB, ABD ve İsrail’in istekleri, altın tepsi içinde takdim ediliyor. Çıkış yolları olarak istenenlerin behemehal yerine getirilmesi isteniyor.

X

     Sual: “Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki, hayırhahımız (iyiliğimizi istiyor) gibi görünüyorlar.”

Cevap: “Hiçbir müfsit (fesatçı ve bozguncu), ‘Ben müfsidim’ demez; daima sureti haktan

 

görünür yahut baatılı hak görür. Evet, kimse demez  ‘Ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz, ticarette geziyor. Hatta, benim sözümü de, ben söylediğim için hüsnüzan edip (doğru ve güzel görüp), tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim (bozguncuyum) veya bilmediğim halde ifsat ediyorum (fesat çıkarıyorum). Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız, bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

     Sual: “Neden hüsnüzannımıza (doğru ve güzel bulduğumuz fikirlere) suizan eder (onlardan kuşkulanır)sın?” …

     Cevap: “Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı aalidir (yüksektir), hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsnüzannınızı (iyimser bakışınızı) kabul etmem. Zira, bir müfside (bozguncuya), bir dessasa (düzenciye) de hüsnüzan edebilir (hakkında iyi düşünebilir)siniz; (siz) delil ve akıbete (sonuna) bakınız.

     Sual: “Nasıl anlayacağız? Biz cahiliz, sizin gibi ehli ilmi (aalimleri) taklit ederiz.”

     Cevap: “Çendan (her ne kadar) cahilsiniz, fakat aakılsınız (akıllısınız). Hanginizle zebip, yani üzümü paylaşsam, zekavetiyle (zeka ve uyanıklığiyle) bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil. İşte, müştebih (birbirine benzeyen) ağaçları gösteren, semereleri (meyvaları)dır. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte, birisinde istirahat ve itaattir, ötekisinde ihtilaf (ayrılık, anlaşmazlık) ve zarar saklanmıştır.” (Bediüzzaman, Münazarat, İstanbul – 2007, s: 230-231)

 Muhsin Bozkurt

 

MÜLKÜN TEMELİ

    Mahkemeler adil olmalı. Adaleti gerçekleştirmeli. Mahkeme huzuruna çıkarılanlar memnun kalmalı. Çıkıp çıkacağına bin pişman olmamalı.

     Çünkü adalet dağıtan , adil mahkemeler; kainat Halik ve Yaratanının  Hak isminin tecelli ettiği, kendini gösterdiği yerlerdir. Buralarda Allahın adaletli oluş ve doğruluğunun bir ifadesi olan Adil ismi kendini gösterir.

     Aslında mahkemeler; Allahın birçok isminin kendilerini belli ettiği, Hak namına hükmedilen yerlerdir. Mutlak Adil olan Allah hesabına, adalet edilen mekanlardır. Bu bakımdan, İslam’a uygun, gerçek bir adalet yeri ve adaletin yüce makamı olan mahkemeler; saygı duyulan yerlerdir.

     Çünkü, hak hukuk tanımaz, mağrur ve gururlu zalimlere; huzurunda baş eğdirir. Haksızları hakkı teslime zorlar. Sadece doğruları anlatmaya mecbur eder. İşte bu yüzden mahkemeler; en yüksek değer verişe ve hürmete layıktırlar. Zira mahkemeler; zulümle hak ve hukukları çiğnenmiş, haysiyet ve şerefleri ayaklar altına alınmış; mazlum ve biçarelerin başvurmak  zorunda kaldıkları mevki ve makamlardır.

     Şu fani dünyada, mahkemeler; hakkın yerine gelmesi için, halkın şikayetlerini ilettikleri bir mahaldir. Demek ki mahkemeler; öyle şerefli yüksek bir tahttır ki, oralar; mazlumlar için birer hami, koruyucu ve sığınak; zalimlerin ve vatan hainlerinin ise hayal kırıklığına uğradıkları, yaptıkları zulüm ve tahriplerine son verilen bir yer olmuştur.

     Öyleyse, insanların iyilerini de, kötülerini de huzuruna celbeden mahkemeler, sanıldığı gibi korkulacak bir yer değildir. Aksine sevgi ve saygıya layık mekanlardır.

     Bay ve geda, zengin ve fakir, ileri gelen kişilerle, sıradan insanlar; nazarında bir olan böyle bir makam; en yüksek idari mevkiden, daha yüce ve üstün tutulmuştur.

     Nitekim, bütün insanlık alemi ve yüzyılların akışı boyunca, adalet dersini veren İslam mahkemeleri; diğer milletlerin engizisyonlarına, yani Hıristiyanlıktan uzaklaşan veya din esaslarına aykırı davranan kimseleri cezalandırmak için kurulan Katolik kilisesi mahkemelerine karşılık, adalet ışığını; zavallı insanların kara sahifesine; haşmet, ihtişam ve görkemli bir şekilde aksettirmiştir. Adliye ve Adalet tarihimiz, bunun binlerce misal ve örnekleriyle doludur.

     Mesela, ilk İstanbul kadısı / hakimi olan Hızır Bey’in huzurunda, Fatih Sultan Mehmet ile bir Rum mimar arasında geçen muhakeme / mahkemeleşmeyi hepimiz az çok biliriz. Hani büyük bir abidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Fatih, bir Rum mimara teslim eder. Mimar da, Fatih’in isteğine aykırı olarak, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Buna çok kızan Fatih, ceza olarak Rum mimarın elini kestirir. Rum mimar da, Fatih aleyhine dava açar.

     Mahkemeye çağırılan Fatih, başköşeye geçmek ister. Fakat hakim izin vermez. Ayakta durmasını ister. Çünkü hasmı ile duruşması olacaktır. Hızır Bey, sanık hükmündeki padişahı; Rum ustanın elini haksız yere kestirdiği için, kısasa tabi tutar. Elinin kesileceğini bildirir. Fakat, mimar kısas istemez. Fatih, günde on altın tazminata mahkum edilir. Bunun üzerine Koca Fatih, kısastan kurtulduğu için, bu tazminatı kendiliğinden yirmi altına çıkarır.

X

     Evet, İslam’da, Hakkın hatırı yüksektir. Hiçbir hatır için feda edilmez. Hakkın küçüğü büyüğü olmaz. Hak haktır. Kişinin zengin – fakir, makamlı – makamsız oluşu hiç fark etmez. Herkes, hukuk karşısında tarağın dişleri gibi müsavi ve eşittir.

 

               Hakim tarafından, yerine getirilmezse, şayet adalet;

               Okur, cümle mahlukat kendisine, lanet üstüne çok lanet!

 

     Zira, küfür devam eder, zulüm devam etmez. Yani Yüce Allah; kendisini tanımayanlara imhal eder / onlara mühlet tanır. Fakat zulüm ve haksızlık yapanlara karşı ihmal etmez; onlar için belli bir müddet beklemez. Cezalarını geciktirmez.

 

               Devletin  çöküşü;  adalet  zaafıyla  ilerler

               Millet, kendi kendisini, ancak böyle yere serer

 

     Bir de bakmışsın ki, hak ile yeksan; yani yerle bir olmuştur.

X

     Adalette, ince bir nokta ise şudur:

     Şayet ceza verirken, suçlu için “Oh olsun, iyi oldu.” diye içinden geçirip, böyle bir duyguyla adaleti uyguladığı takdirde, hükmünde isabet etmiş olsa bile, o hakim; Allah katında  manen sorumlu olarak, hesaba çekilecektir! Çünkü:

 

               Hakim; ne dava edenin, ne de davalıdan yana olmalı

               Sadece, adaleti yerine getirme aşkıyla dolmalı

X

               Zira: “El adlü, esasü’l-mülk.”

               Adalettir, mülkün temeli.

               Kalmaz, kimsenin yanına yaptığı kötülük

               Yeter ki adalet olsun; hakimin emeli.

 Muhsin Bozkurt

 

     “Kürt konusu için İçişleri Bakanımız…konuya tam bir açıklık getirmek için,… başta Ahmet Türk ve Emine Ayna olmak üzere, Demokratik Toplum Partisi’nin diğer ileri gelenlerini yanına alarak doğru Ermenistan’a gitmeli. Kürt isteklerini birer birer açıkladıktan sonra onlara sormalı:

     -‘Sizin bu konuda geleceğe ait düşünceleriniz nedir?’

     “Ermenistan Başbakanı, Cumhurbaşkanı diyeceklerdir ki:

     -‘Bu konuda, bizim gizlimiz – saklımız yoktur. Biz, bütün dünya milletleri önünde, görüşlerimizi çok kesin cümlelerle ortaya koyuyoruz. Öyle yuvarlak cümlelerle değil açık açık ortaya koyuyoruz:

     ‘Doğu ve Güneydoğu Anadolu, işgal edilmiş Ermeni toprağıdır. Büyük Ermenistan, Türkiye işgalindeki 15 şehrin kurtarılmasından, Ermenistan’a katılmasından sonra kurulacaktır!’

     -‘Bahsettiğiniz bu 15 şehri isim isim sayar mısınız?’

     -‘Elbette: Ağrı – Kars – Van – Hakkari – Siirt – Mardin – Urfa – Muş – Bitlis – Diyarbakır – Erzurum – Elazığ – Malatya – Sivas – Batman…

     ‘Bu şehirler, bizim topraklarımız üzerindedir. Kürtler, boşuna heveslenmesinler. O şehirleri kimselere bırakmayız!

     -‘Nüfusumuz  4 milyon, doğru. Ama bizim arkamızda koskoca bir Rusya var. Biz elli bin kişilik Rus ordusuyla birlikte, sekiz milyonluk Azerbaycan topraklarının  % 20’sini vurup almadık mı? Biz, Kürtlerle karşı karşıya kaldığımız zaman görürsünüz neticeyi!..’

     “Heyetimiz Ermenistan’dan ayrılıp, doğru İsrail’e gitmeli ve yetkililere sormalı:

     -‘Siz bu Kürt meselesi için ne düşünüyorsunuz?’

     -‘Bu konuda ne düşündüğümüzü, İsrail devletinin resmi bayrağıyla bütün dünya milletlerine ilan ettik. İşte, beyaz zeminli bayrağımızda iki mavi şerit var. Üstteki mavi şerit Fırat Nehri’ni, alttaki ise, Nil Nehri’ni temsil ediyor. Kürtler de, Ermeniler de boşuna heveslenmesinler. Çünkü Fırat’tan Nil Nehri’ne kadar olan topraklar, Tevrat’la bize vaat edilmiştir. Bizim Arz-ı Mev’ut davamız dolayısiyle, Fırat’tan Nil’e kadar uzayan topraklar bizim müstakbel (gelecekteki) ülkemizdir. Oraları kimselere vermeyiz. Yahudi ırkından başka, oralarda kimseyi yaşatmayız!’

     “Heyetimiz İsrail’den ayrılıp, doğru ABD’ye uçmalı.

     “Adamlar bize mutlaka şöyle cevap vereceklerdir:

     -‘Yahu! Siz ne garip adamlarsınız? Bizim Büyük Ortadoğu Projemizi bilmiyor musunuz? (BOP).

     ‘Haydi sağır kulaklarınıza bir daha bağıralım: Bizim gelecekteki Büyük Orta Doğu projemizde, ne Kürdistan, ne Ermenistan vardır. Biz orada sadece büyük İsrail devletini düşünüyoruz, İsrail’i, İsrail’i! Anladınız mı?’ “  (Yavuz Bülent Bakiler, Türkiye, 30 Ağustos 2009)

X

     (Paris’te, Şerif Paşa ile Ermeni heyet-i murahhasası (yetkili komisyonu) reisi Boğos Nubar Paşa arasında, Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir itilaf (uyuşma, antlaşma) akdedildiği (imzalandığı)nın; gazetelerde yazılması üzerine:)

 

     “Boğos Nubar (Paşa) ile Şerif Paşa arasında akdedilen mukaveleye en müskit (susturucu) ve beliğ cevap, Vilayat-ı Şarkiye’de (Doğu Vilayet ve şehirlerinde) Kürt aşairi rüesası (aşiret  reisleri) tarafından çekilen telgraflardır. Kürtler camia-i İslamiye’den (İslam toplumundan) ayrılmaya asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler, mutlaka makasıd-ı mahsusa (özel maksatlar) tahtında (altında) hareket eden ve Kürtlük namına söz söylemeye salahiyettar (yetkili) olmayan beş-on kişiden ibarettir.

     “Kürtler, İslamiyet nam ve şerefini i’la (yükseltmek) için beş yüz bin kişi feda etmişler ve makam-ı hilafete (hilafet makamına) olan sadakatlerini isar ettikleri (akıttıkları) kan ile bir kat daha teyit eylemiş (doğrulamış)lardır. Mahut muhtıra (malum bildirge)nin esbab-ı tanzimi (düzenleme sebepleri)ne gelince:

     “Ermeniler Vilayat-ı Şarkiye’de ekall-i kalil (küçük bir azınlık) derecesinde bulundukları için, asla bir ekseriyet (çoğunluk) teminine  -ve ne kemiyeten (sayıca), ne de keyfiyeten (nitelik ve özellik bakımından) Şarki Anadolu’da iddia-i temellüke (mülk sahibi olma iddiasına)-   muvaffak olamayacaklarını son zamanlarda anladılar. Maksatlarına, Kürtler namına hareket ettiğini iddia eden Şerif Paşa’yı alet etmeyi müsait (uygun) ve muvafık buldular. Bu suretle, Kürt ve Ermeni davası ortada kalmayacak ve Şarki Anadolu’daki iftirak amali (ayrılık emelleri) mevki-i fiile çıkmış (gerçekleşmek üzere harekete geçilmiş) olacaktı. İşte bu gaye ile o mahut (bilinen) beyanname (bildiri ve tebliğ) müştereken (ortaklaşa) imzalandı ve konferansa takdim olundu (sunuldu).

     “Ermenilerin maksadı, Kürtleri aldatmaktan başka bir şey olamaz. Çünkü, ileride, Kürtlerin kemiyeten (sayıca) hal-i ekseriyette (çoğunlukta) bulunduklarını inkar edemeseler bile, keyfiyeten, yani ilmen, irfanen kendilerinden dun (aşağı) oldukları bahanesiyle, Kürtleri bir millet-i tabia (tabi olan millet) haline getirecekleri muhakkaktır. Buna ise, aklı başında olan hiçbir Kürt taraftar değildir. Zaten, Kürtler bu beyannameye yalnız sözle değil, bilfiil (fiilen, harekete geçerek) muhalif olduklarını ispat ediyorlar.

     “Kürtlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü, her şeyden evvel Müslümandırlar, hem de salabet-i diniyeyi (dinlerinde sağlam durmayı) taassup derecesine isal eden (vardıran) hakiki Müslümanlardan. Binaenaleyh Ermenilerle aynı ırktan bulunup bulunmadıkları meselesi onları bir dakika bile işgal (ve meşgul) etmez.

     “(Nitekim Hadis der:) ‘El-İslamiyyetü cebbeti’l-asabiyyete’l-cahiliyyete.’ / ‘İslam, uhuvvet-i İslamiyeye (İslam kardeşliğine) münafi (zıt ve aykırı) olan kavmiyet davasını meneder (yasaklar).’

     “Esasen, bu tarihe ait bir şeydir. Kürtlerin asıl ve nesepleri ne olursa olsun, İslam’dan iftiraka (ayrılmaya) vicdan-ı millileri (milli vicdanları) asla müsait (uygun) değildir. Bununla beraber, Kürtlerin, Arap kavm-i necibi (asil soyu) ile ırken alakadar bulunduğu hakaik-ı tarihiye (tarihsel hakikatler)dendir.

     “İslamiyet, herhangi bir ırkın diğer bir unsur-i İslam (İslam kavmi) aleyhine olarak menfi (olumsuz bir) surette intibah (uyanıklık) hasıl etmesini kabul edemez. Binaenaleyh, Kürtleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, esasat-ı İslamiyeye (İslam esaslarına) muhalif (aykırı) hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir – iki kulüpte toplanan beş – on kişiden ibaret. Hakiki Kürtler, kimseyi kendilerine vekil-i müdafi (kendilerini savunacak vekil) olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve Kürtlük namına söz söyleyecek, ancak Meclis-i Mebusan-ı Osmaniyedeki (Osmanlı mebuslar meclisindeki) mebuslar (milletvekilleri) olabilir.

     “Kürdistan’a verilecek muhtariyet (ve özerklik)ten bahsediliyor. Kürtler ecnebi (yabancı) himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense ölümü tercih ederler. Eğer, Kürtlerin serbestiyet-i inkişafını (serbestçe kalkınma ve gelişmesini) düşünmek lazım gelirse bunu Boğos Nubar’la Şerif Paşa değil, Devlet-i Aliye (Yüce Osmanlı Devleti) düşünür.

3189

 

     “Hülasa (özetle): Kürtler bu hususta kimsenin tavassut (aracı olmasına) ve müdahalesine (kendilerine karışmasına) muhtaç değildirler.”

(Bediüzzaman, Sebilürreşad, 17 Mart 1920)

 Muhsin Bozkurt

Eski Gönderiler »