Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

SONLARI OLACAK ASUDE…

     Tarihi iyi bilmeyenler; onun tekerrür etmesine, benzer olayların tekrar çıkmasına engel olamazlar. Nitekim Milli – İslam Şairimiz Mehmet Akif’in dediği gibi:

               “Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

     Bugün uğraştığımız konular; aslında dün de meşgul olduğumuz olaylardan başkası değil. Dün ne ile uğraşıyorsak, daha doğrusu uğraştırılıyorsak; bugün de aynı hadiselerle boğuşuyoruz.

     Çünkü, Batı oradan üflüyor, içimizdeki malum kişiler burada oynuyor. Elbette, sebepler arasında bizim de eksik ve gediklerimiz vardı ve vardır. Fakat Batı üflemeseydi; belki bunlar  yine zuhur edecekti. Ama bu zuhur ve huruçlar; devlet için sivrisinek vızıltısından ibaret kalacak; halledilmesi bugünküler gibi uzun yıllar almayacak, devlete milyarlarca paraya mal olmayacaktı.

     Mesela, Ermeniler XIX. asır ortalarına kadar, Osmanlı Devleti’nde tam bir huzur içinde rahat bir şekilde yaşadılar. Ticaretle uğraştılar, kuyumculuk yaptılar. Başta İstanbul olmak üzere yurdun her yerinde zengin oldular. Hele İstanbul’da lüks içinde hayat sürdüler. Kendi hallerinde, iş ve güçleriyle uğraşan bu kavme Osmanlı Devleti “Millet-i Sadıka” / “Sadık Millet” dedi.

     Hele Tanzimat’tan sonra, Ermeniler devlet kademelerinde bile yer almaya başladılar. İçlerinde vezirlik ve nazırlığa kadar yükselenler oldu. O kadar ki, Devlet hizmetinde Ermeniler’in çokluğu; haklarında kitaplar yazılmasına sebep oldu.

     İşte durum bu merkezdeyken, Ermeniler’de huzursuzluk başladı. Tıpkı, bugün Türkiye’nin her tarafında Türk kardeşleri ve diğer unsurlarla kaynaşmış ve Türk Milleti’ni meydana getiren Kürt kardeşlerimize el atıldığı, işinde gücünde olan Kürtler’in rahatsız edilmekte oldukları gibi.   

     Önemli olan husus: Ermeni’lerin huzurunu bozanlar, başlangıçta Türkiye Ermenileri içinden çıkmadı. Bunlar, Rusya Ermenileri ile Ermeni davasından çıkar sağlamak isteyen Avrupa devletleriydi. Tıpkı, Kürt kardeşlerimizi kışkırtanların bir avuç Bölücü olduğu gibi.

      Nitekim Kürtleri temsil etmek iddiasında bulunan ve dış güçlerin maşalığını yapan Kürtçüler; yerinde yurdunda istediği gibi yaşayan, dinine inanan, dilini konuşan bölgesel giysilerini giyen, -yerine göre- örf ve an’anesine bağlı Kürt asıllı Türk vatandaşlarını taciz etmeleri; onlara baskı uygulamaları gibi.

      Nitekim, 1984 Ağustosunda Eruh’ta ve Şemdinli’de ilk kanlı baskını gerçekleştirdikleri,  daha ilk günde asker şehit ederek harekete geçtikleri gibi.

X

     Evet, Rusların sıcak denizlere açılmak ihtiyacı vardı. Rus dış politikasının asıl hedefi Akdeniz’e çıkmaktı. Bunun yolu Balkanlardan Egeye inmekten, Boğazları ele geçirmekten geçiyordu.

     Fakat, Sayın Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi: “93 Harbini Türkiye kaybetmişti ama, bu savaş, aynı zamanda Balkanlardaki Rus emellerine de mezar olmuştu. Rusya’nın silah gücüyle yarattığı muhtar Bulgaristan prensliği, Rusya’ya karşı bir durum aldığı gibi, istiklalini Rus silahları sayesinde kazanan Sırbistan bile Avusturya’ya yaklaşıyordu. Rusların Balkanlardan Akdeniz’e inmelerine imkan kalmamıştı.”

     Eski gücü kalmayan Osmanlı Devleti’ni saf dışı bıraksa bile, Akdeniz’e Rusya’nın inmesini Avrupa devletleri, özellikle İngiltere istemiyor ve buna izin vermiyordu. Çünkü İngiltere; o zamanlar çıkarını Osmanlı Devleti’nin tamamiyetini muhafazada görüyordu. Bütün Avrupa’yı karşısına almak da Rusya’nın işine gelmiyordu. Çünkü bütün bu devletlerin hepsini yenmesi imkansızdı.

     Öyleyse Rusya; ya Basra veya İskenderun körfezine inmenin çarelerini aramalıydı. Nitekim aradı ve buldu. İskenderun’a inmenin yolu Türkleri Ermeniler vasıtasıyla saf dışı etmekten geçiyordu. Bunun için Ermenileri kışkırtarak ve vaatlerde bulunarak, Türkleri önümde engel olmaktan çıkarabilirim diye düşündü ve bunu tatbik sahasına koydu.

     Doğu Anadolu’da çoğunluk olmamakla beraber, hemen her yerde Ermeni nüfus vardı. Evet, Rusya denize çıkacağı yol üzerinde bulunan Doğu Anadolu’yu ele geçirmek için Ermenileri kışkırttı. Zaten siyasi zemin de hazırdı:

     Nitekim, Berlin Muahedesi’nin 61. maddesi; Osmanlı Devletini Ermeniler lehinde ıslahat yapmaya mecbur etmişti. Islahat istenen 6 vilayet ise şunlar idi: Erzurum, Diyarbakır, Sivas, Harput, Van ve Bitlis. Bugün bu yerlerde 19 ilimiz yer almaktadır.

     Bu maddeyi Ulu Hakan Sultan Abdülhamit, canı pahasına yürürlüğe koymadı. Evet, Üstat Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi, bugün Doğu Anadolu Türkiye sınırları içinde yer alıyorsa, bu durum; işte o kararlı siyaset ve politika sonucudur.

     Kaldı ki, bu vilayetlerin hiç birinde Ermeniler, nüfusun % 20‘sini bulmuyordu. Ekseriyeti Türkler, ikinci olarak Kürtler teşkil ediyordu.

     Biraz önce belirttiğim gibi, Rusların Balkanlardan, hele hele İstanbul ve Çanakkale Boğazından güneye, sıcak denizlere inmesi olasılığı kalmamıştı. Ermenilerle Türkleri saf dışı edebilirse, İskenderun körfezine çıkış yolunu açabilirdi.

X

     Bugün, başta ABD olmak üzere Batı, Ortadoğu’ya daha doğrusu petrole tam hakim olmak, aynı zamanda İsrail’in emniyetini sağlamak istiyor. Bunun yolu ise istikrarlı, güven içinde bulunan, birbiriyle iyi komşuluk münasebetleri olan kuvvetli devletlerin olmayışından geçiyor. Nitekim, komşularıyla güven tazelemek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Devleti; AB ülkeleri ve güya dost bildiğimiz ABD tarafından kınanıyor, dış politikası hoş karşılanmıyor ve hatta kendisine aba altından sopa gösteriliyor!

     Dolayısıyla, ABD ve AB ne kuvvetli bir Türkiye, ne güçlü bir İran, ne kavi bir Suriye ve ne de birliğini sağlamış bir Irak istiyor! Yani istemiyor! Özellikle, her hususta kendine yeten bir Türkiye görmeyi ise asla arzu etmiyorlar!

     Nitekim, bunun için 19. yüzyıl sonlarında nasıl Ermeni isyanlarından istifade edip onlardan medet umdularsa, bugün de Kürt kardeşlerimizi kışkırtmaya çalışarak, bir Türk-Kürt çatışmasının çıkması için var güçleriyle çalışmaktadırlar. Zira, iki pehlivan kavga ederken bir çocuk ikisini de dövebilir!

X

     İşte bu maksatla başta ABD ve AB; dün Ermeni’yi kışkırtmışlardı! Bugün de Kürt kardeşlerimizi kışkırtmaya çalışmaktadırlar. Fakat, dün başarılı olamadıkları gibi, bugün de olamayacaklar. Çünkü yine Akif’imizin dediği gibi:

               “Birkaç kişinin ilhadıyla bir milletin ilhadı muhal.”

     Ne yapsalar Türkü Kürt kardeşine, Kürdü Türk kardeşine karşı ayağa kaldıramayacaklar. Çünkü, her iki unsurun sarıldığı Yüce Kur’an:

               “Ancak müminler kardeştir.”

Diyor.

X

     Evet, Rus siyaseti sıcak denizlere inmeyi öngörüyor ve hedef olarak İskenderun veya Basra körfezini seçmiş bulunuyordu.

     Bu sırada İngiliz politikası, önceleri Rusya’yı Asya’da rakip görürken artık görmez oldu. Birinci derecede Almanya’dan çekinmeye başladı. Menfaat ve çıkarını, bundan böyle Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında buldu.

     Çünkü, İngiliz Başbakanı Gladstone; şifa bulmaz bir Türk ve Müslüman düşmanı idi. İngiliz Avam Kamarası’nda Türkler’e ve Kur’an’a hakaretler etti. Avrupa’dan Türkleri sürüp çıkarmanın, Hilal yerine Salibi dikmenin, bir Hıristiyanlık kutsal görevi olduğunu ileri sürdü.

     İşte böyle biri olan İngiliz Başbakanı Gladstone, İngiltere’de iktidar sahibiydi. Üstelik, Ruslardan fazla Ermenileri desteklemeye başladı.

X

     Bugün de, ABD ve AB ülkelerinin hemen hepsi, bölücü terör örgütünü destekleyip maddi-manevi her türlü ihtiyaçlarını karşılamıyorlar mı? Ve bunda İngiltere’nin payı yok mu? İngiliz kamuoyu, hükümetin yanlış politikalarına ses çıkarmayacak şekilde bilgilendirilmiyor mu?

X

     Bütün bu kışkırtmalar, Ermenilerin hüsranıyla sonuçlandı. 1915 Ermeni tehcirine / göçüne Osmanlı Devleti’ni mecbur bıraktı. Ne Ruslar umduklarını buldu. Ne de İngilizler muratlarına erdi. Olan kandırılmış ve kanmış olan Ermeni vatandaşlarımıza oldu.

     Aynı güçler bugün, içerdeki işbirlikçileriyle birlikte, Kürt kardeşlerimizi, devletine ve milletine karşı kalkışmaya yeltendiriyorlar:

               Lakin tüm çabalar, ne yapsalar beyhude;

               Türk ve Kürdün sonları, olacak asude.

Muhsin Bozkurt

A S İ M İ L A S Y O N

     “İkiyüz yıldan beri Türkler’i yok etme politikası izleyen emperyalistler, Anadolu’da Türkler’den sonra en yoğun nüfusa sahip olan Kürtler’i, Türkler’i asimile ve Türk dilini yok etmek amacıyla kullandılar, kullanmaya devam ediyorlar.

     “Kürtler’e Türkler’i asimile ettirme ve Türk dilini unutturarak yerine Kürtçe’yi ikame etme çalışmaları Cumhuriyet döneminde de bütün hızıyla devam etti.

     “Gazeteci-yazar Rıza Zelyut, Türkler’in yüzlerce yıldır nasıl Kürtleştirildiğini ‘Türk Kimliği’ adlı kitabında ayrıntılı şekilde anlatıyor.

     “Bu konudaki en değerli kaynak eserlerden biri de Macit Gürbüz’ün ‘Kürtleşen Türkler’ adlı kitabıdır. Osmanlı-Safavi çekişmesinin Anadolu birçok Türk boyunun Kürtleşmesine neden olduğu anlatılan kitapta, Orta Çağın Türklere bıraktığı başlıca mirasın Kürtleşen milyonlarca Türk olduğu vurgulanıyor. Güney Doğu’da bulunan Zazalar’ın kendilerini Sümerler’in devamı saydıkları, 120 aşiretten oluşturuldukları, Zazalar’ın çoğunun Beyler, Kubatlı, Pınarlı, Hörmekli, Karaballı gibi Türkçe adlar taşıdığına dikkat çekiliyor.

     “Yüzlerce aşirete sahip Karakeçili aşiretinin Anadolu’nun birçok yöresinde yaşadığı, batıdakilerin kendilerini Türk, doğudakilerin ise Kürt saydıkları ifade edilen kitapta, aşiretin tarihi kaynaklarda ‘Ekrad-ı Aşiret-i Karakeçili’ olarak isimlendirildiği ve ‘Bozuluş Türkmenlerindendir’ diye yer aldığı vurgulanıyor.

X

     “Türkiye’de ilk nüfus sayımı Cumhuriyet’in ilanından dört yıl sonra 1927’de yapıldı. 11 milyon nüfusun 1 milyonu, yani yaklaşık yüzde 10’u Kürt’tü. Bunların yarısı Güneydoğu’da yaşıyordu, diğer yarısı ise ülkenin çeşitli yerlerine dağılmış durumdaydı.

     “Devleti çok uğraştıran Ağrı isyanından sonra, Başbakan İsmet İnönü 1932 yılında doğu gezisine çıktı ve dönüşünde Atatürk’e rapor sundu.

     “Raporda, bölgedeki Kürtler’in hızla çoğaldığı, Türk bölgelerinin içine girip Türkler’i zorla Kürtleştirdiği anlatılıyordu.

     “Doğruydu.

     “1927 yılından 1935’e gelindiğinde güneydoğu’da 206 bin olan Türk nüfus, 228 bine çıkmış, buna karşılık 543 bin olan Kürt nüfus 765 bine çıkmıştı. Bu, doğum oranları arasındaki farkla açıklanamayacak bir olguydu. Kürtler Türkler’in 10 katı artmıştı. Türkçe konuşanlar dillerini yitirmekte, Kürtçe konuşmaya başlamakta ve yavaş yavaş Kürtleşmekteydiler.

     “Bunda Kürt vatandaşlarımızın çoğunun bir günahı yoktu. Emperyalistlerin ve onların Türkiye’deki ajanlarının bilmeden oyununa geliyorlardı.

     “O günlerde yapılanlar ise, bugünlerin hazırlığıydı.

X

     “İskan kanunu, Kürt nüfustaki orantısız artışı normalleştirmek için çıkarıldı. Bir ölçüde başarılı da olundu. Nitekim 1965 yılına gelindiğinde toplam nüfus içinde Kürtçe konuşanların oranı yüzde 6’lara kadar gerilemişti.

     “1960 yılından itibaren kentleşmenin göçleri yoğunlaştırması, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki özgürlük ortamında özellikle Kürtçü üniversiteli gençlerin Marksist örgütlerde rahat faaliyet imkanı bulması, Kürtçülük hareketlerini tekrar hızlandırmaya başladı.

     “O yıllar, Amerikan CİA ve Sovyet KGB ajanlarının Türkiye’de cirit attığı ve özellikle Kürtçü üniversite öğrencilerine kanca attığı yıllardı.” (Sırrı Yüksel Cebeci, Tercüman, 11 Kasım 2009)

X

     Türk Milleti, İslamiyetten önce de ırkçı değildi. Sonra da ırkçı olmadı. Çünkü ırkçı bir millet; imparatorluk kuramıyacağı gibi, onları bir arada tutacak idare etme yeteneğinden de mahrumdur.

     Nitekim Selçuklu ve Osmanlı Devleti; bünyesinde birçok kavim ve milletleri bir arada tutmasını bildiler ve onlara rahat ve huzur dolu bir hayat yaşattılar.

     Anadolu’ya gelince; İmparatorluğun son demlerinde Osmanlı Devleti, her yenilgiden sonra çekirdek vatan Anadolu’ya doğru çekildikçe, işgal altında kalan yerlerin Müslüman halkı dalgalar halinde Anadolu’ya göç ettiler. Türklerin şaha kalktıkları Ana Yurt Anadolu’nun dört bir tarafına öbek öbek dağılarak yerleştiler.

     Böylece Türkler ve Türkleşmiş Türkler hükmündeki tüm Müslüman unsurlar yine, onlara tarih boyunca hamilik, öncülük ve rehberlik etmiş Türk kardeşleriyle, mesut ve müreffeh bir hayat sürmeye başladılar. Çünkü Anadolu, Müslüman Türk’ün dört bir yanda İ’layı Kelimetullah / Allah’ın ismini yüceltmek için harekete geçtiği, kendisinden maddi-manevi destek aldığı, akıncılar ve cengaverler kaynağı mukaddes bir yurttu.

     Anadolu’dan asırlarca gerilen yay; nihayet gerilmeye başladığı noktaya dönmüş; yeni bir yükselişe kadar beslenip gelişeceği başlangıç noktasında kendisini bulmuştu. Bu tekrar kendine geliş ve yeniden diriliş, artık Türkiye’de olacak ve oluyordu. Zira imparatorluk sona ermiş; Şanlı Osmanlı Devleti sahneden çekilmiş, fakat yerini Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmıştı.

     Yeni oluşum, on asırlık kaynaşmanın bir sonucuydu. Doğuşla birlikte oluşlarıyla Müslüman -Türk Milletini meydana getiren birçok kavim; müşterek dil Türkçe’yi konuşur hale gelmiş; kahir ekseriyet tek dine, İslamiyete mensup olmuş; aynı vatan topraklarına kök salarak; tek vatan, tek bayrak,tek din ve tek dil temelleri üstünde yep yeni bir ruhla, medeniyet aleminde yerini almasını bilmiştir.

       Yeni bir şahlanışın farkına varan; bu sefer dört bir ciheti manen fethedecek olan Müslüman -Türk’ün bu medeniyet hamlesini boşa çıkarmak için, her zamanki silahlarına yine  başvurdular: “Parçala, böl ve yönet!”

X

     Gelelim günümüze, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne; Türk Milleti olarak Türk İstiklal Savaşı’nı yapan; menşe’ ve kökeni ne olursa olsun Türkleşmiş bütün unsurlar Türk halkını teşkil ediyor ve Türk Milleti’ni meydana getiriyorlar. Hemen belirteyim ki, Türkleşmiş olmaları, kendi asli kimliklerini bilmiyorlar, kendi geçmişlerinden gafil ve habersizler demek değildir. Kendi öz dillerini bilmiyorlar, aralarında konuşmuyorlar diye düşünmek yanlıştır. Bütün özelliklerini muhafaza etmekle beraber; ortak bir dilde, ortak bir dinde ve ortak bir vatanda bir ve beraber olarak kaynaşmışlar; ayrıca müşterek hususiyetler kazanarak aynileşmişler; manada bir millet olarak tek bayrak altında yaşamayı en büyük gaye bilmişler ve böylece ayrılmaz, bölünmez ve parçalanmaz bir bütün haline gelmişler demektir.

     Nitekim, her vesileyle dediğimiz gibi, millet; sırf aynı doğuşta olanlardan değil, aynı zamanda aynı oluşta olanların birlikteliğinden, terkip ve sentezinden ibarettir. Yukarıda belirttiğim gibi, Türkiye’deki insanlar aynı vatanda yaşıyor, aynı ortak dili yani Türkçe’yi konuşuyor, aynı dine yani İslam’a inanıyorlar. Zaten asıl birlik bunlarla olur. Gerisi teferruat ve ayrıntıdır.

X

     Türkiye’de Türk Milleti’nin bireyi olan herkes; ya aslen Türk’tür veya köken bakımından Türk olmasa da kendisini Türk hissetmesi, bu milletin ferdi olmak için yeter de artar bile. Zaten “Ne mutlu Türküm diyene.” Veciz sözü de, işte bu inceliğe işaret etmektedir. Kaldı ki, “millet” mefhumu, doğuşa değil oluşa baktığı için, “Türk Milleti” sadece Türkler’i değil, bütün unsurları içeren toplayıcı bir kavramdır.

     Üstelik, dünyada sırf belli bir ırktan müteşekkil bir milleti temsil etmeyen iki kavramdan biri “Türk” kelimesidir. Çünkü “Türk” demek, aynı zamanda “Müslüman” demektir. Yani “Türküm” demek, “Müslümanım” demektir. Nitekim, bir Bosnalı genç göğsünü kabartarak “Ben Türküm.” Diyebiliyor. Bunu diyen aslını bilmiyor değil. Bunu demekle, aslını inkar etmiş olmuyor.              

     Yine, Avustralya’da biri Müslüman oluyor; gazeteler “Bir kızımız Türk oldu!” diye manşet atıyor.

      Osmanlı Devleti zamanında, Güney Amerika’ya göç etmiş olanlara aslen Türk olmasa da “Turko” diyorlar.

      Avrupa’da her yıl festival yapılan bir köyün varlığını hepimiz gazetelerde yer almasından dolayı biliyoruz. Bu köyde yaşayanlar her sene Türk giysileri içinde, Türk bayraklarıyla gösteriler düzenlemekte ve coşkulu anlar yaşamaktadırlar. Oysa bunlar Türk değil.

     Evet, başka hiçbir millet isminde, böyle bir geniş mana ve bu şekilde derin bir anlam yoktur. O halde kimse “Türk Milleti” ifadesinden ve bu büyük milletin ferdi olmaktan zinhar  gocunmamalı. Bilakis böyle asil bir milletin bireyi olmaktan ancak gurur duymalı.

X

     Değerli okur! Yukarıdaki alıntıda “Kürtleşen Türkler” den bahsedilmektedir. Ve yazının can alıcı noktası budur. Önemine binaen her fırsatta vurguladığım bir husus şudur: Din şuursuzluğu, Dil bilgisizliği ve gerçek Tarih vukufsuzluğu yüzünden, kimi insanlarımızın yanlış zehaplara, sanı ve yanılgılara kapıldıkları bir hakikattir. Öyle kimseler tanıdım ki, nesilden nesile “Oğuz” adını günümüze kadar taşıdıkları halde, kendilerini farklı bir kimlik sahibi sanarak bölücü fikirlere kaymış durumdalar.

     Yine “Artuk” ve “Artuklu” soyadını atadan dededen günümüze dek ulaştırdıkları ve bu soyadı taşıdıkları halde, çeşitli telkinatlar sonunda tehlikeli yollara sapanlar var.

     Aziz okur! Bir kimsenin Türk kökenli olmaması gayet normal. Herhangi bir unsura mensupluğu çok tabii. Nitekim Türk Milleti içinde hemen her Müslüman unsurdan Türk vatandaşları bulunmakta. Hemen hepsi, Türk Milleti’nin doğal ve asli birer parçası olup, tamamı birinci sınıf Türk vatandaşı sayılmaktadır. Aksini düşünmek, asla mümkün değildir.

     Fakat çok yönlü beynelmilel bir ihanet karşısındayız! Bu vatanın çocuklarını türlü sebeplerle birbirinden ayrı gayrı göstererek, yekdiğerine düşman hale getirmektedirler.

     İşte müşahhas / somut bir örnek: Osmanlı Devleti kurucularının içinden çıktığı ve bugün Güneydoğu’da yaşayan Karakeçili Türk Aşireti mensupları, bugün Kürtçe konuşmaktadır!

Zamanla Türkçe’yi unutarak Kürtleşmiş durumdadırlar.

     Emperyalist devletlerin içimizdeki resmi ajanları, karış karış Anadoluyu gezerek Türkçe konuşan Türklerle, Kürtçe konuşan Türkleri birbiriyle vuruşturmanın binbir tuzaklarını kurma çabası içindeler. Maalesef, bundan bekledikleri neticeyi almıyorlar değil! Oyuna gelmemek lazım.

     Oysa, Osmanlı kaynaklarında geçen “Ekrad-ı Türkman” yani “Türk Kürtleri” ve “Türkman-ı Ekrad” yani “Kürd Türkleri” tabirleri ne kadar düşündürücüdür. Yine Osmanlı Devleti’nin kırsal kesimlerde yaşayan Türkler için kullandığı “Ekrad” yani “Kürdler” ifadesini hatırlıyorum. Ne kadar manidar değil mi?

X

               Bizler aynı milletin ahfadıyız

               Aynı milletin değişik adıyız

 

               Kim bizi ayrı gayrı görür ise 

               Biliriz ki bu bir gizli desise

 

               Bilin bunu kardeş Türk-Kürt ebedi

               İslam: “İnananlar kardeştir.” Dedi.

 

               Türk olmuş bedenin tarihte başı

               Bedeni olmuş ona Kürt yoldaşı

 

               Türk-Kürt olmuş sanki et ile kemik

               Ayırmak için yapmayın polemik

                  Muhsin Bozkurt

     En çok sevindiğim hususlardan biri, Türk Bayrağı’nın resmi binalarda ve gereken yerlerde, 24 saat boyunca dalgalanmasıdır. Zira önceleri ancak Cumartesi öğleden sonra göndere çekilir, Pazartesi sabahı indirilirdi. Bu durumun değiştirilerek, Türk Bayrağı’nın devamlı gönderde kalır hale getirilmesi çok isabetli olmuştur.

     Yine en çok memnun olduğum bir gelişme ve seyrine doyamadığım bir manzara şudur: Son zamanlarda Ay-Yıldızlı bayrağın resmi daireler dışında, ayrıca her özel kuruluşun gönderinde bambaşka bir azamet, şevket ve görkemle dalgalanır oluşudur. Üstelik her yerden görülecek şekilde çok yüksek gönderlerde boy göstermesidir. 

     Bilhassa her tarafa hakim tepelere dikilmesi, en umulmadık yerlerde karşımıza çıkması, adeta stratejik mekanlarda bütün haşmetiyle: “Ben buradayım.” demesi, çok harika bir şey. Üstelik, hal diliyle: “Burası Türkiye’dir, Türk Vatanıdır, Türklerin yaşadığı ülkedir.” diye gerçeği vurgulaması; pek muhteşem bir manzara ve doyumsuz bir görünümdür.

     Hele, böyle alımlı ve nazlı bir şekilde dalgalanırken, lisanı halle, daha nice şeyler anlatıyor olması, yaralı gönüllerimize soğuk su serpiyor doğrusu.

     Evet, nerden nasıl bir ilham veya işaret alındıysa alındı; Türkiye’nin dağında taşında Ay-Yıldızlı Al Bayrak; bütün haşmet ve tüm heybetiyle, olanca gurur ve haklı bir hak edişle, göklerde nazlı nazlı salınır oldu. Böylece, kah aheste aheste, kah manalı bir çırpınışla, semaları süslemekte, daha doğrusu göklerin en güzel süsü olduğunu dünya aleme göstermektedir.

     Hakikaten, sema ve göklere bu kadar çok yakışan bir bayrak yok. Bayraklar içinde bu denli tabii / doğal sembollü, çok manalı, derin anlamlı bir bayrağı; Dünya, onunla tanışana kadar görmedi. Belli ki, bundan sonra da görmeyecek. 

     Evet, rengini şehit kanından, remzini Sema ve İslam’dan alan Türk Bayrağı’nın; kartal yuvası hükmünde olan vatanın her yerinde; bütün asaleti, bütün hamaseti ve bütün manevi güzelliği ile dalgalanarak, rüzgarlara eşlik etmesi; insanımıza güven vermektedir. Türk Bayrakları’nın; vatanı, gölgesinde barındırması, milleti kendine meftun etmekte, varlığını onda görmektedir. O da, mevcudiyetini; Türk Milleti’nin dik duruşunda bilmektedir. Nitekim, iki taraf da, kendini birbirine hem bağlı, hem mecbur, hem de mahkum hissetmektedir.

     Türk Bayrağı’nın vatan yüzeyini gittikçe bu şekilde fethetmesi, her hakim tepe ve yerde dalgalanır olması, adeta millete gözetleyicilik yapması, Türkiye’nin her yerini serhat’e çevirmesi, ülkenin her bucağının Ay – Yıldızlı Bayrağın emanı, koruması  ve kollaması altında olduğunu hissettirmesi; üzücü olaylar içinde yüzmemize rağmen, millete rahat bir nefes aldırmakta, geleceğe güvenle bakmasını sağlamaktadır.

     Evet, baharda her tarafı saran gelincikler gibi, Türkiye’nin Türk Bayraklarıyla donatılması; yurtta, daimi bir bahar havası estirmekte, ülke insanına devamlı bir bahar havası teneffüs ettirip soluklatmaktadır.

     Evet, Türkiye’nin Ay – Yıldızlı Bayraklarla kucaklaşmasını; kim nasıl temenni etmiş ve gerçekleştirmiş ise, ona ve mazhar olduğu ilhama teşekkür borçluyuz.

     Bütün bu vaziyet gösteriyor ki, Bu Millet, Bu Vatan, Bu Devlet ve Bu Ezanlar sahipsiz değil. Hiç ummadığımız bir anda, öyle manevi bir himayenin tasarrufunda bulunuyoruz ki, bizler tatlı bir şaşkınlık içinde, sevinçlere gark olurken; hasmı biamanımız olan malum devletler; cevabını bulamadıkları bu durum karşısında, inanın hayretten dona kalıyorlar! Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı istemedikleri halde, sureta dostluk gösterisinde bulunuyorlar.

     Elbette, Türk Devleti herkesle münasebetini sürdürecek ve geliştirecek. Onlara istedikleri karşılığı verecek. Lakin ihtiyatlı olmayı hiçbir zaman elden bırakmayacak. “Hüsnü zan ademi itimat.” Reçetesi daima elinin altında olacak. Her devlet hakkında güzel düşünecek, güzel karşılıkta bulunacak. Ama tedbirli davranıp, ipin ucunu kaçırmayacak. Yani onlara itimat edip güvenmeyecek. Bilecek ve manen görecek ki, o sahte tebessüm ve gülücükler; fırsat buldukları an; asıl çehreleri olan saldırgan hallerine, zahiri bir örtüdür.

     Velhasıl; Al Bayrakların vatan semalarında, sürekli dalgalanışları ve bu ulvi manzaraların Türk İnsanı’na hediye edilmiş olması; Bu Millet, Bu Vatan ve Bu Devlet’in asla sahipsiz olmadığını; dosta düşmana, en güzel şekilde bildiren birer İlan-name, birer Fermandırlar.

                                                               X

          Siret; surete akseder derler; çok doğru bir güzel söz

          Ay – Yıldızlı Al Bayrak gibisini, görmedi hiçbir göz

 

          Millet manası vurarak dışa, bayrakta etmiş tecessüm

          Böyle bir oluşuma edilir ancak, güzel bir tebessüm

 

          Dünya durdukça, Ay – Yıldız olacak mavi göklerin süsü

          İndiremez onu yere, gelse de nice düşman sürüsü

 

          Nitekim yedi düvel, çalışıyor yine, sinsi mi sinsi

          Türk’e karşı bitmiyor bu kin; geliyor durmadan gerisi

 

          Var mı acep dünyada, rengini kandan alan böylesi?

          Yeter dalgalandırmaya, bu milletin tek bir nefesi

 

          Dalgalandığı her yer; olmuş alınması güç birer kale

          Kapılmasın hiçbir devlet, gerçekleşmesi zor bir hayale

 

          Oldu Türkiye’m, bayraklardan sanki bir gelincik tarlası

          Ne de hoş oluyormuş, Al Bayrağın tabiatla arası

 

          Masmavi gökte Türk Bayrağı, semanın nazar boncuğu

          Yıldız Bayrakları arasında, sanki gözde çocuğu

 

          Millet bayrağına, bayrak milletine, ne de layık düşmüş

          Ayırmak onları yekdiğerinden, olur sadece bir düş

 

          Boşuna kurmasın hiç kimse hayal, Kıyamete kadar

          Bu bayrak, bu ufuklarda, Kıyamete değin payidar

 

          Büyüdükçe bayrak alanı, yükseldikçe göğe doğru gönder

          Yine olacak Türk Milleti, öteki milletlere tek önder

 

          Bu millet, yapılmak isteniyorken, nesebi gayri sahih

          Araştırın tüm mazisini, neymiş, göstersin size tarih

 

          Kılınırken bu mukaddes vatan, göz göre göre, sahipsiz

          Bulamaz böyle olduğuna, hiçbir kimse, en ufak bir iz

 

            Bayrakların dalgalanması, bir haykırıştır kem gözlere

            Bir cevap teşkil eder; olur olmaz, haince bed sözlere

 

            Hangi çılgın yeltenirse hücuma, Ay – Yıldızlı Al Bayrağa

            Dünyayı başına yıkar; sereriz leşini kara toprağa

 

            Milletin şerefidir, bayrağın dalgalanması, gönderde

            Göstermeyenler gereken himmeti, pişman olur ilerde

 

            Bir zamanlar, Kara Bayraklar çekilmişti göndere

            Millet gömülmüştü vatan için, büyük bir kedere

 

            En sonunda kazanıldı zaferle, Türk İstiklal Savaşı

            Millet, gözünden sildi, yıllardır akıttığı kanlı yaşı

 

            Görmeliydiniz, göklere yükselen bayrakların, sevincini

            Elde bayrak, meydanlara inen halkın, ihtiyar ve gencini

 

            Daha iyi anlardınız, neymiş, şanlı bayrağın inmesi

            Çekilince yerine, ne hoşmuş, acı kederin dinmesi

 

             Varsın dudak büksün varlığına, yarası olanlar

             Kahrolsun defalarca, Ay – Yıldızlardan gocunanlar

             Hasım dünyanın rağmına, yükselecek bu Türk Bayrağı

             Hep yırttı bu millet, tarihte kurulan nice tuzağı

             Ne yapsalar nafile, dalgalanacak bu bayrak, daim

             Türk Milleti, devletiyle oldukça yeryüzünde, kaim

             Türk Bayrağı sardı yurdu, çiçek gibi baştanbaşa     

             Sebep olanlara, bin can ile diyoruz: “Çok yaşa!”

Bu durumda sormadan edemiyoruz:

             Kimde, bayrakların en güzeli?

             Ona tek sahip, ancak Türkeli.

 Muhsin Bozkurt

MİLLETTEN ANLADIĞIMIZ BU

     “1982 yılında Ermeni Terör Örgütü ASALA’nın cinayetlerini protesto etmek için kendisini yakan Artin Penik adlı Ermeni kökenli Türk yurttaşımızın hastaneye kaldırıldıktan sonra çekilen görüntülü konuşmasını izliyorum. Ağır yanıklarla hastaneye kaldırılan Ermeni kökenli Türk yurttaşı, bu konuşmasında, acılar içerisinde kıvranarak:

     ‘Ermeniler adına cinayetler işleyen ASALA katillerini protesto etmek için kendimi yaktım. Öleceğim ama pişman değilim. Şimdi kurtulacak olsam ASALA’yı protesto etmek için kendimi bir kez daha yakarım. Türkler ve Ermeniler kardeştir. Başta Fransa olmak üzere Ermenilerle Türklerin arasını açmak isteyenlere lanet olsun. Ben Ermeni kökenliyim ama Türküm, Atatürkçüyüm. Türk yurttaşıyım.’ Diye haykırıyor ve birkaç gün sonra da ölüyor.

     “Kandaşımız olmayabilir, dindaşımız da olmayabilir, fakat yurttaşımızdı Artin Penik…

     “Türk diplomatlarını öldüren ASALA katillerini protesto etmek için kendini yakmış ve Türk yurttaşlığını savunmak uğruna ölmüştü.

     “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yurttaşlık bağının ne denli önemli ve nelere kaadir olduğunu apaçık gösteren en çarpıcı olaylardan biridir bu…

     “Bir  ‘Yurttaş Artin Penik’in oluşum süreci, binlerce yıl sürmüştür.” (Cengiz Özakıncı, Bütün Dünya, Ekim 2009   s: 32 – 33)

X

               İşte, millete aidiyetten kastedilen şey bu

               İsterse olsun vatandaş, aslen Ermeni mensubu

 

     Evet, millet oluş; hele Türk Milleti’nin ferdi oluş; o kişinin ne menşeini, ne dinini, ne mezhebini, ne de kültürünü inkar etmeyi gerektiriyor. Yani gerektirmiyor.

     Evet, Türk Milleti’ne mensup olmak ve bunun şuur ve bilincine varmak; o kişinin beynini yıkamasından geçmiyor. Aslını ve neslini unutmak ve unutturmaktan, inkar etmek ve ettirmekten geçmiyor. Sadece aynı vatanda yaşadığını bilmekten, aynı havayı teneffüs edip solumaktan, ana diline paralel ve koşut olarak resmen Türkçeyi öğrenerek yazıp konuşmaktan, Türkçeyi; millet oluşun en önemli harcı olarak görmekten geçiyor.

     Bir de, aynı dine mensup olmaktan…Fakat, dindaş olmasa da, bu; aynı milletin ferdi olmaya engel değildir. Nitekim, yukarıdaki alıntı, tezimizi kanıtlamaktadır.

X

     “Ermeni kökenliyim ama Türküm.” İfadesinde geçen “Türküm” lafzını kullanmaktan hazer edip çekinenlere ne demeli? Yazık ki, bir Ermeni yurttaşımız, bir Bosnalı, bir Makedonyalı kadar bile olamıyorlar!

     Oysa, bu milletin arasında yaşamaya can atan nice kimseler var. Nitekim Türkiye’de yerleşmek isteyenlerdeki göze çarpan artış; bu millete duyulan güvenin bir sonucudur.

X

     “Bir  ‘Yurttaş Artin Penik’in oluşum süreci, binlerce yıl sürmüştür.” Hükmünü çok güzel anlamak lazım. Çünkü  “Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar!” “Nasıl iyilikten fenalık gelir?” derseniz, derim ki: “Muhali (imkansızı, olmayacak şeyi) talep etmek, kendine fenalık etmektir. (Nitekim) bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran, parça parça olur!”

     Öyleyse, iyilik zanniyle kötülük yapmayalım. Geldiğimiz noktadan asırlarca gerilere doğru gitmeyelim. Zira bir zamanlar bölük pörçük idik; asırların yoğurmasiyle sentez / terkip ve bileşik olduk. Terkip; kendini meydana getirenlere artık ayrışmaz. Bundan böyle ancak, işe yaramaz parçalara bölünür:

               Ne kendine yarar, ne de başkalarına olur yar

               Olsa olsa, bulunduğu yerdekilere olur bar

X

     Anlaşılıyor ki, Ermeni teröristlerin Türk diplomatlarını öldürmelerini içine sindiremeyen Ermeni kökenli gerçek Türk vatandaşı Artin Penik; tarihi iyi bilenlerdenmiş. Ve tabii yakın geçmişte Batılıların ve Rusların tahrikleriyle, kimi Ermenilerin neler yaptıklarını da:

     “(Evet) tarihi doğru okumamız lazım. Ermeniler, hazine-i hassasını Ermeni nazırlara emanet eden padişahlarını öldürmek için bomba patlattılar (1905). İmparatorluk başbakanlarına makam arabası ile geçerken tabanca kurşunu sıktılar (1896). Kürt köylerini basıp canlı bırakmadıkları için İkinci Abdülhamid, Kürd Hamidiye Alayları denen ünlü milis örgütünü kurdu. Tahttan indirildi.

     “İttihatçılar, Ermenileri baş tacı ettiler. Bir Ermeni, imparatorluğumuza dışişleri bakanı yapıldı. Büyük Savaş başlayınca, Doğu Cephemiz’i Ruslara karşı savunan 3. Ordumuz’u arkadan vurdular. Müttefikimiz Almanya, askeri bakımdan, o bölgelerdeki Ermenileri güney eyaletlerimize sürmemizi istedi. Yerine getirdik (1915). Yol boyunca Kürt çeteleri, Ermeni kafilelerini bastılar. Ermenilerin Kürt – Türk katliamı ‘mukaatele’ye (karşılıklı vuruşmaya) dönüştü. Hiç hoş bir gelişme olmadı. Ancak hiçbir devlet başka türlü davranamazdı. İki cümle ile özetlemek mümkünse, olay budur.” (Yılmaz Öztuna, Türkiye, 15 Ekim 2009)

 Muhsin Bozkurt

DÜŞÜNÜNCE BİRAZ…

     İnsan; yaşadıkça, yeteri kadar yaşamadığını, daha doğrusu hayatı iyi değerlendiremediğini sonunda anlıyor.

     İnsan; okudukça, yeteri kadar okuyamadığını, daha doğrusu iyi seçici olamadığını ve lüzumlu kitaplara  -eften püften sebeplerle-  daha fazla zaman ayıramadığını, maalesef ömrünün son demlerinde anlıyor.

     İnsan; seyahat edip gezdikçe, yeterince istediği yerlere gidemediğini, daha doğrusu dolaştığı yerlere bakıp geçtiğini ve fakat asıl olanı tam manasiyle göremediğini, kısaca demek lazımsa, basarını basirete çeviremediğini, yani bakmakla görmenin bir olmadığını, farkı fark edemediğini, ancak iş işten  geçtikten sonra  anlıyor.

     İnsan; aslında, farkına ve ayırdına vardıkça, insan olduğu gerçeğini bir türlü zamanında kavrayamadığını anlıyor. 

     İnsan; yeni yeni dostlar tanıdıkça; onların şahsında  -gerçekte-  asıl kendini, kendi mahiyet     ve içyüzünü tanıması gerektiğini  -nedense-  vakti zamanında akıl edemediğini anlıyor.

      İnsan; her şeyi okumak istedikçe; asıl okunması icap edenlerden çok geri kaldığını, neden sonra anlıyor.

     Tabii, ba’de harabi’l-Basra…Çünkü, iş işten geçmiş oluyor. Aradaki boşluğu doldurmak ise, pek de mümkün olmuyor.

X

               Geçiyor insan ömrü, hemen hemen boş yere nafile!

               Dönüyor insan, malayani boş şeylerle, hantal file!

 

               Bir de dönüp bakıyor ki arkaya, kalmamış yaşanacak yaş!

               Görüyor ki insan; tam yolunda artık Ölüm’ün, yavaş yavaş

 

               Daldığı düşüncelerle, mazi; geçiyor önünden bir bir

               Zamanı durdurmak için, yok henüz elimizde, bir tedbir

 

               Nasıl da geçti habersiz, hay huy içinde, bunca ömür?

               Sanki hayat; alevi giderek sönmüş koca bir kömür!

 

               Olacak insan, bütün yaptıklarına, ne de çok pişman!

               Olacak zavallı insan, pişman olduğuna da pişman!

 

               Heyhat! Hiç bitmeyecek sandığı, zorlu bir hayat sonunda;

               Bulur kendini, istemese de, köhne bir mezar koynunda!

 

              Anlamalı insan; hayat göründüğü gibi, kat’iyen boş değil!

              Hayatın, böyle aksi düşüncelerle, inanın başı hoş değil.

 

              Sanma ki ey insan, yaptıkların gidecek, meçhul bilinmeze!

              Onlar, olmamalı; sorumsuzca bir hayat için, bir kaç meze!

 

              Taş bilir mi, görür mü hiç, etrafında olup biteni?

              Otağında yetişen; ister gül olmuş veya tikeni!

 

               İşte, dışı görüp olanlar; bir şeyin içyüzünden gafil!

               Cansız hükmündeki durumları; sefil mi, hem de ne sefil!

 

               Görünende, görünmeyeni keşfederek, ol ehli hikmet

               “Sır gözüyle” devşir, görünmeyen hakikatlerden bir demet

 

               İçindesin, İlahi sıfat ve isimlerin zuhur yeri kainatın

               Gerçek dışı, olumsuz yokluk şüphelerini, bir bir içinizden atın

 

               Evet, görünen şeylerin tüm suretleri, değil başka

               Bir yönel, İlahi isimlerin düştüğü, meçhul aşka

 

               Göreceksin; bürünmüş taşa toprağa, her sıfat ve isim

               Sanki dile gelmiş; olmuş Rabbinden birer mesaj, her cisim

 

               Gelmeli insanın aklı başına, gelmeden mukadder Ölüm!

               Yakışır insana, Ölüm karşısında demek: “Hakka yürürüm.”

 

               Bilmeli ki bu mevcudat; var gibi görünse de, aslında yok!

               Yine de, heveslisi yalan dünyanın, ne hikmetse çok mu çok!

       

               Ey insan! Görme cismini, sırf et ve kemikten ibaret, bir yığın!

               Mana ve ruhtan uzak bir mefhum olmasın, insandan anladığın.

 

               Zan, yanılgı ve sanılarını bırakıver artık bir yana

               Ver kendini bütün benliğinle, seni hiç yoktan Yaratana

 

               Sarıl dünyaya, yap işini, sakın bırakma günden yarına

               Verme yol kalbine; girmesin dünya sevgisi, gitsin arına

 

              Nasıl batarsa gemiler; içine girecek su ile, zamanla!

              İnsanı da batırır; kalbe giren “Dünya Sevgisi”, iyi anla!

 

              Ne de güzel demiş bu gerçeği, zamanın Kutbu Azamı

              Düşün: “Dünyayı kesben değil, kalben terk et.” diyen kuramı

 

              Her şey üstünde ve her şey hakkında, düşününce biraz

              İnsanın etmesi gerekmez mi, niyaz üstüne niyaz?

 Muhsin Bozkurt

ÖLESİYE KUL!

Millet kavramı nedir, kalmış Türkiye’de – epeydir – meçhul?
Oluyor bu yüzden kimileri Batıya, ölesiye kul!
X
Diyarbakır’ın Kayapınar’ından bir okur:
“ Bu topraklarda sadece Türk Milletinin olmadığı (!), elbette ki hepimizin kabul ettiği bir konu, ama yazılarınızın bazılarında bu topraklarda sanki başka milletler yokmuş gibi ‘Türk gelenekleri’, ‘Biz Türk milleti’ gibi ifadeler rahatsız ediyor! Keşke daha duyarlı olunsa!” (Genç Yaklaşım, Temmuz 2008, s. 4)
X
Evet, bu topraklarda sadece Türk Milleti var. Fakat anlaşılmayan ve anlaşılmak istenmeyen bir husus; hep göz ardı ediliyor ne hikmetse! Türk Milleti var derken: Kürd’üyle, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Arab’ıyla, Arnavud’uyla , iç içe olmuş, oluşmuş ve kaynaşmış bir halde bulunan; bunlar gibi daha birçok unsurları ihtiva eden / içeren ve hepsini temsil eden, hepsinin müşterek / ortak adı olan bir Türk Milleti var demek istiyoruz.
Derseniz ki, neden adı “Türk Milleti” olsun, başka olamaz mıydı?
Efendiler! Bu ad, ısmarlama bir ad değil. Bu adı biz koymuş da değiliz. Asırlardır Doğudan Batıya yaptığımız akınlarda, hep başı çekmişiz. Hep ilerde, daima önde olmuşuz. İster istemez lider konumunu almışız. Karşılarında hep bizleri gördükleri, buldukları ve bildikleri için, bu adı bize Batı vermiştir. Sadece milletin adına “Türk” demekle kalmamışlar. Daha önce Rum diyarı olan Anadolu’ya da “Türkiye” demişler; yüzyıllarca bu şekilde bizi ve vatanımızı anar olmuşlar.
Efendiler! Böyle adlar çarşıda pazarda satılmaz. Oralardan da satın alınmaz. Böyle adlar ancak kazanılır. Hakk edilir. Liyakatli olunur. Ve bir de bakmışınız ki, o adla anılır olmuşsunuz.
Bilmem ki, bundan niye rahatsız olunur? Çünkü bu ad, bu isim, hepimize şemsiyelik ediyor. Gölgelik yapıyor. Hepimize hür olarak nefes aldırıyor. Süleyman Nazifler, Ziya Gökalpler bu mensubiyetle iftihar etmişler, övünmüşler; yedi düvele karşı Türk Milletini müdafaa edip savunmuşlar.
X
“Türk Milleti” deyince, Türkiye’de mekan tutmuş her unsuru içerdiğini, maalesef gençlerimize anlatamamışız! Milletin, doğuş değil oluş olduğunu idrak ettirip algılatamamışız!
Oysa, mesela “Bu bina” deyince; içindeki kireci de, kumu da, çimentoyu da, demiri de ve daha bunlar gibi, onlarca yapı malzemesini ve diğer unsurları kastetmiş oluyoruz. Zımnen ve dolayısıyla, şimdi “Bu binamızda” diye söze başlarken, bina muhteviyatını teşkil eden inşaatta kullanılan unsurların her birinin isminin zikredilmemesinden rahatsız mı olmalı?
Bütün unsurlardan oluşan, ama hiçbiri ilk nazarda göze çarpmayan, hiçbirinden de aslında soyutlanmış bulunmayan yapıya, artık bina denildiği gibi, millet de kendisini meydana getiren her bir unsuru içerir. Ne sadece odur, ne de onsuzdur. Bu artık mesele edilmemeli. Aksi takdirde ne bina meydana gelir, ne de millet oluşur.
Bu gerçek, her terkip / sentez ve bileşik için geçerlidir. Dikkat; terkip diyorum. Karışım demiyorum. Çünkü terkip; artık parçalanamaz bir bütündür. Karışım ise her an çözülmesi ayrışması, olası bir iğreti beraberliktir.
X
Evet, bütün mesele “Millet” kavramındaki dağınıklıktan kaynaklanıyor!
……..
Milletin aynı doğuşta olanlardan ziyade, aynı oluşta olanlardan meydana geldiği gerçeğini bilmemekten ileri geliyor!
Bütün mesele, aynı vatanda yaşadığımızı, aynı ortak dili konuştuğumuzu – genellikle – aynı dine inandığımızı, düşünmemekten ortaya çıkıyor!
Oysa, dil din bir ise, millet birdir.
Kaldı ki, din bir ise, millet yine birdir.
Halbuki, bu topraklarda yaşayan insanların vatanı da bir, dili de bir, dini de bir.
Hepsini haykırır, bir kelimeden ibaret olan “Tekbir.”
Gerçek bu merkezdeyken, kendini ayrı gayrı görmek de, neyin nesi?
Ya “Türkiye’de başka milletler de var!” demek, neyin ifadesi?
Bu, başka değil, ancak samimi fakat gaflet içinde olanların sesi!
Söküp atacak bunları aramızdan: “İnananlar ancak kardeştir.” diyenlerin ilahi nefesi.
X
Miladi 7. asır: Yezdücerd Fars halkını tahrik etmeye devam ediyordu. İslam yönetimini kabul eden İranlılar bile Yezdücerd’in bu tahriklerine kapıldılar ve yeni kuvvetler oluşturdular. Hz. Ömer, Kufe emiri Sa’d’a talimat gönderdi. Numan b. Mukarrin komutasında bir birliğin Ahvaz bölgesine sevkini istedi. Sehl b. Adiy komutasında ikinci bir birliği de Basra valisi, Ebu Musa el-Eş’ari’den istedi. İki birliğe Ebu Sebre’yi başkomutan tayin etti. Önce Kufe’den yola çıkan Numan b. Mukarrin kuvvetleri Ramhürmüz’e ulaştı. Oradaki asileri mağlup edip, Tuster’e geçti. Ancak Tuster’de şiddetli direnişle karşılaştı. İki İslam birliği Tuster’de buluştular. Tuster’i kuşattılar. Çok sayıda Müslüman öncü askeri şehit oldu. Hürmüzan, kuvvetlerini Tuster’e çekmişti. Savaş uzamasına rağmen sonunda zaferi yine Müslümanlar kazandılar. Fakat Hürmüzan kaleye çekilmişti. Hz. Ömer’le bizzat buluşup, barış imzalamayı teklif etti. Bu teklifi olumlu karşılanınca bir heyetle İslam başkentine gelen Ahvaz emiri Hürmüzan: “Cahiliye devrinde biz sizi yenmiştik. Şimdi ise size Allah yardım etti, siz bizi yendiniz.” Deyince, Hz. Ömer ona şöyle karşılık verdi: “Cahiliye devrinde siz birlik içindeydiniz, biz ise dağınıktık, şimdi biz birlik içindeyiz, siz dağınıksınız. Allahın yardımı birlik olanlardan yanadır.” ( Büyük İslam Tarihi, c:2, Zaman – Çağ yayınları, İstanbul – 1992 s:84 )
X
Velhasıl, birlik ve dirliğimize sekte vuracak söz ve davranışlardan kesinlikle kaçınmalıyız.
Ve unutmayalım ki, Türkiye’de tasada ve kıvançta bir; tüm unsurlarıyla, manen ve ruhen aynı potada erimiş tek bir millet vardır. O da “Türk Milleti” dir.

Muhsin Bozkurt

               Şuursuz hayallerle güya değişen!

               Acaba olur mu hiç, ülkesinde şen?

 

               Başkayım diye, ille de oynayan temelle;

               Kurtaramaz kimse onu, uzatılan elle

 

               Rayından çıkmaya görsün, bir kere tiren

               Felaket olur; ne kadar yapsa da firen

 

               Bu cennet vatanda, huzur içinde yaşamak varken;

               Hem de devlet; her şeyi, herkese amade kılarken

 

               Hiç yoktan, toza dumana karılan ülkede durum

               Pirince gideyim derken, olur bulgurdan da mahrum

 

               Unutmayın! Başkasının eliyle görülmez hiçbir iş

               Olur ancak; kendi ayağını kendi eliyle kesiş!

 

               Anadolu’nun bütün şehirleri; gazi şehir bu biline

               Gözü çıkarılır anında, göz koyanın onun bir iline

 

               Avrupalı, hiç unutmuyor; hak ettiği kuyruk acısını

               Her an sırtında hissediyor; Osmanlı Adalet Kamçısı’nı

 

              Devlet düşmeye görsün,  -özellikle- içten; bir defa zaafa

              Hiç olmadık unsurlar, kesilir devletin başına zürafa!

 

              Koca devlet; maskarası olur; nankör kimi unsurların

              Altında kalır zamanla, önü alınmayan kusurların

 

             Ba’de harabi’l – Basra olmadan, basiretli bir devlet

             Gereken tedbiri alırsa ancak, kalır ilelebet

 

             Türkiye’de kim olduysa ayrılıkçı; unutuldu acaba kimdi?

             Olmadı hiçbir zaman talih yaver; yerinde yeller esiyor şimdi!

 

             Bin bir felaket ve helaketlerden sonra, ulaştık bu günlere

             Bir daha geri gelmesin diye, veda ettik, ebeden dünlere

 

             Geçtik, nice tecrübe ve denemelerden, tarih boyunca

             Konuldu şehitlerimiz mezarlara, yan yana uzunca

 

             Unutma! Bu Millet, Bu Vatan, Bu Devlet’e yapana ihanet

             Kimsenin yanına komaz; sorar onlara İlahi Adalet

Muhsin Bozkurt

 

 

    Batı; kendi açısından haklı olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “Özerklik”, “Muhtariyet”, “Yerel Yönetimler”, klasik tabirle “Tavaif-i Müluk” denen birçok “Küçük Devletçikler”e ayrılmasını istiyor! İflah olmaz bir yaralı olarak birbiriyle ister istemez, devamlı bir şekilde sürtüşmesini sağlamayı kuruyor kafasında!.. Böylece kendilerine nefes aldıracak, Ortadoğu’da petrolün başucunda emperyalist çıkarlarının ilelebet sürmesini bir kat daha kolaylaştıracak; ince hesaplar içinde sanki diyor: 

 

               Hadi durmayın, ülkenizi böldürdükçe böldürün!

               Bu uğurda, birbirinizi öldürdükçe öldürün!

 

               Birliğinizden aldığınız kuvvetten, diyor: “Az çekmedim dün!”

               Ne de kolay geldiniz oyuna, çok şükür, düğün bize bugün!

 

              Göreyim sizi, tepişin birbirinizle ayağım altında

              Ancak bu şekilde çok artacak değeriniz, Batı katında

 

              Batı diyor, çok büyüksünüz, giderek küçülmelisiniz biraz!

              Bunun için istavroz çıkarıp, ediyor niyaz üstüne niyaz!

 

             “Yapalım mı dediklerini?” diyerek: “Evet haklısın ey AB(e)!”

             Peygamberime, pamuk ipliğiyle mi bağlıydı Ulu Sahabe?

 

             Oluyoruz diye Şehit ve Gazi; el çekilir mi vatan savunmasından?

             Vatanı kaybediş; olur ancak, alınan fiyatın geri ödenmesinden.

 

             Başkaları parçalamak istiyor diye, aziz vatanı

             Ne de çabuk unuttun; birlik uğruna can veren atanı

X

     Evet, madem ki, Türkiye bölünüp parçalanmak isteniyor! Bunu önleyeceğiz diye, boşu boşuna Şehit-Gazi olmaya, ne gerek var? Demeye getirmek istiyor, sanki bazıları!

 

            Bizler bölelim nazlı vatanı, olsun bitsin bu iş!

            Kurtulsun kınalı kuzular, ne kebap yansın ne şiş!

 

            Vatan olmasa ne çıkar, yeter ki sen sağ ol, ben selamet

            Vatan için ölmek de neymiş!? Neresinde bunun keramet?

 

            Önemli olan, yan gelip, keyfince kurulmaktır yaşamak!

            Bırak boş kavramları, ne demek sahi Vatan, Millet, Bayrak?

 

            N’olmuş okunmuyorsa vatanda, kimi yandaşlarca Milli Marşın?!

            N’olur ucundan çekilirse peşkeş, vatan toprağı arşın arşın?

X

     Kısaca demek lazımsa: Terörde tereddüte mahal yok. Endişeye hiç yer yok. Yeis ve  ümitsizliğe düşmek için, en küçük sebep bile yok.

     Unutmayalım ki, zafer; hasmından birkaç dakika fazla dayananındır.

     Evet, çok Şehit verilmiş, çok Gazi olunmuştur. Ama neylersin ki:

 

               “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır

                 Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

 

                 Halbuki, zafer ve yenilgi arası, çok kısa bir an

                 İçi boş, kuru laflarla geçirilecek, yok bir zaman

 

                 Oysa, acınmak isteniyor, korkunç aç canavara!

                 Terör yapan Terörist, düşmüş iken, üstelik dara

 

                 Yazık ki, bir kaşık suda çıkarılıyor, olmadık nice fırtına!

                 Yapıştırılıyor, layık olmadığı yaftalar, Devlet’in sırtına!

X

      “Terörle savaş başarısızlıkla sonuçlandı!” deniyor. Yani demek isteniyor ki, öyleyse, ne talep ediyorlarsa, düşünüp taşınalım! Verilebilecek ne varsa verelim! Yapılabilecek neyse  yapalım! Böylece akan kan durmuş; millet de rahat bir nefes almış olur!

     Hemen belirteyim ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti; asker ve polisiyle, teröre asla yenik düşmemiştir. Birkaç devlet dışında, büyük ve güçlü bir Türkiye istemeyen, özellikle Batılı devletlerce terör örgütü; maddeten ve manen, gizli – açık desteklenmiştir! Buna rağmen, devletin gücü karşısında, Türkiye’mizin bir çakılını dahi yerinden oynatamamıştır. Aslında Türkiye; tüm dünyaya karşı, örtülü yeni bir İstiklal Savaşı daha kazanmıştır denebilir.

     Bu başarıda Türküyle, Kürdüyle ve diğer unsurlariyle tüm Türk Halkının bilinçli, arifane ve kardeşçe tutumunun payı çok büyüktür. Batı’nın içten – dıştan olanca kışkırtmalarına rağmen halkımız; ağırbaşlılığını asla bozmamış, vakur bir duruşla, bu ülkede herkesin kardeşçe yaşamakta olduğu gerçeğinden, kat’a gafil olmamıştır.

     Şayet Asker ve Polisimiz güçlü olmasaydı, terörün üstesinden gelmeseydi, halkımız da birlik ve beraberliğinin şuurunda bulunmasaydı; Türkiye, öyle bir infilak eder, patlardı ki, bundan bütün dünya etkilenir; Küçük Asya ve Ortadoğu’da taşlar yerinden oynar; dünya büyük bir buhran ve huzursuzluk girdabında bocalar dururdu!

     Evet, Türkiye’de terör başarılı olmuş değil; zaten olması da imkansız. Elbette tüm dünyanın desteklediği bir hareketin hiç zarar vermemesi de düşünülemez. Kaldı ki, tahrip ve yıkım kolay; yapmak ve düzeltmek zordur. Bu bakımdan terörün işi kolay; çünkü görevi mevcuda, var olana zarar vermek!..

    .Oysa devletin işi zor; zira, olmayan bir şeyi ortaya koyması gerekiyor. Bunun için de çok şartları yerine getirmesi lazım. Çünkü, Terör; bir şey yapmamakla güya başarıyor. Devlet ise, çok şeyleri bir araya getirmekle ancak, başarılı olabiliyor.    

 Muhsin Bozkurt

 

İLAHİ AŞI

  Bu devletin çökmesi, bu milletin yılması için her yol deneniyor. Akla gelen her şey yapılıyor, yapılmak isteniyor. Özellikle, “Söz, sihir gibidir. Etkiler.” Hükmünden hareketle; meydanlarda olmadık telkinler edilmekte, kışkırtıcılığın her türlüsüne tevessül edilip, başvurulmaktadır. “Söz ola çıkara savaşı.” kabilinden; söylenmedik tahrikamiz söz bırakılmamaktadır.

     Kitleler içi boş, cafcaflı söylemlerle avutulmakta ve fakat harekete de geçirilmektedir. Özellikle gazete, dergi ve mecmualarla yapılan makalelerden öyleleri var ki, emin olun divanı harplik! Çünkü, tahrik ve kışkırtmanın bini bir para.

     Ne büyük bir toplum, ne muazzam bir milletiz ki; her şeye rağmen ayaktayız. Her şeye karşın tahriklere, menfi propagandalara kapılmıyoruz. Türkiye’de herkesin gerçekten kardeş olduğu hakikatini asla unutmuyor; bu hususta taviz vermiyor; yapılan yazılı – sözlü neşriyat ve yayınlara asla kulak asmıyor, alet olmuyoruz. Ve inşallah olmıyacağız da.

     Emin olun dünyada hiçbir devlet; ayyuka çıkan ayrıştırıcı, bölücü ve parçalayıcı konuşmalara ve hatta bu maksatla kaleme alınan yazılara, bu amaçla yayın yapan televizyon ve radyolara kesinlikle bu kadar müsamaha etmez, hoşgörüyle bakmaz. Gereken hukuk yollarına başvurmakta gecikmez.     

     Bir insana kırk gün deli dense; sonunda deli olması işten bile değil! Oysa, bu millete yıllardır neler denilmiyor, bu devlet için neler yazılmıyor, bu ordu hakkında neler kaleme alınmıyor ki?

     Bütün bunları bir anda duyar, bir anda görür gibi olsanız; sırtınızdan gömlek kaçar! Apışıp kalırsınız! Vay anasını, meğer devlet ve milletçe nasıl bir tehlikenin eşiğindeymişiz de farkında değil mişiz! Yuh olsun, yazıklar olsun bizlere demekten kendimizi alamıyacağımız; gün gibi aşikar be dostlar!

     Basında öyle röportajlar okuyoruz, öyle kitaplar, romanlar mütalaa ediyoruz ki, gözlerimiz fal taşı gibi açılıyor; hayretimizden ağzımız açık kalıyor! Manzaranın dehşetinden neredeyse elimiz tutmaz, ayağımız yürümez, dilimiz la’l olup, konuşamaz bir hal alıyor! İnsanın kendi kendine hayıflanarak: Vah bize, yazık bize handiyse ölmüşüz de ağlayanımız yokmuş meğer diyesimiz geliyor!

     Askerliğin zorunlu oluşunu mu aklına takanlar yok! Mehmetçiğin soğuktan donarak öldüğü yalanını mı diline dolayan yok! Askerin körü körüne emre itaat ederek; (haşa) boş yere kendini ölüme attığını mı söyleyen yok!

     Ne yok ki birader? Öyle şeyler basılı neşriyatta yazılıyor, öyle şeyler panellerde konuşuluyor ki; buna hiçbir vatanseverin tahammül etmeye gücü yetmez. Hiçbir resmi görevlinin sabrı elvermez.

     Şayet okumaya, dinlemeye ve her türlü sabra güç yetirebiliyorsak bu; bu asil milletin asaletinden, bu milletin büyüklüğünden ve alicenaplığından ileri geliyor.

     Bu kadar yazılı – sözlü yıkım faaliyeti; dünyada hiçbir devlet ve milletin başına gelmemiştir. Zaten buna fırsat vermezler. Yılanın başı, daha küçükken ezilir.

X

               Fakat bu asil ve mübarek millet: Ötekilerden bam başka

               Tarih boyunca birbirlerine çok tutkun; ne büyük bir aşkla

 

               Dünya şaşkın, nasıl olur diyorlar birbirlerine

               Yok dünyada, bu kadar düşkün askerine erine

 

               Her gün geliyor; Batısına Doğusuna şehit cenazeleri

               Yükseliyor semaya sadece: “Vatan sağ olsun.” avazeleri

 

               Çünkü biliyor ki bu aziz millet: “Hubbü’l-vatan mine’l-iman.”

               Böyle inanan milletin de, olur elbette sabrı pek yaman

 

               Seziyor bu mübarek millet; içlerine konan fitneyi

               Ahdetti bir kere, gerçekleştirecek onu def’ etmeyi

 

               Çıksa bütün dünya karşısına, hain emellerle

               Gökten emir gelir ona: “Ey ordum durma ilerle!”

 

               Bilir ki her zorda kalışta, gelir ona daha bir gayret

               Çünkü davası, inancı ve yolu; hak olanadır nusret

 

               Öyle ise: “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal.”

               Türk Milleti’ni çeviremez, bu milli hedeften hiçbir hal

 

               Türk Milleti; tüm unsurlariyle beraber ettikçe bir değer

               Sürecek ilelebet; yeter ki gök çökmesin, yarılmasın yer

 

               Kürdü, Lazı, Çerkezi, Gürcüsü, Arabı,…diyerek: “Bırakma açık kapı.”

               Hepsi yoğrulup Anadolu’da yüzyıllarca; ortaya çıkmış tek bir yapı

 

               Böyle perçinlenmiş bir kapıyı, kıramaz hiçbir koçbaşı

               Çünkü: “Ancak müminler kardeştir.” demekte İlahi Aşı

 Muhsin Bozkurt

     Bu millet ve bu devlet; tarihin hiçbir devrinde; insanlık aleyhinde bir siyasetin yürütücüsü olmamıştır. Hiçbir millet ve devlet zararına bir hedefin takipçiliğinde bulunmamıştır. Görünüşten dolayı içte-dışta böyle algılama içinde olanlar vardır. Fakat bunlar işin mahiyet ve içyüzünü anlamamışlardır. Meselenin baatınına inememiş kimselerdir. Bunlar sathi / yüzeysel görüş sahipleridir.

     Tarih boyunca Türk Devlet Siyaseti; insan odaklı olarak seyretmiştir. Buna rağmen üç kıtadaki her millet; bu devletin geçmişteki evveliyatı olan Osmanlı Devleti’ne karşı minnet borçludur. Böyle olmasına karşın, o devletler  -özellikle 19. yüzyıldan itibaren- bize karşı kışkırtılmışlardır.

     Gaye için her yolu mübah, meşru ve yerinde gören bu devletler; bugün halen mevcutturlar. Bunlar varlıklarını devam ettiren İngiltere, Fransa, Almanya ve bugünkü ABD ve İsrail gibi devletlerdir. Aynı devletler; dün Şanlı Osmanlı Devleti’ne reva gördüklerini bugün; Türkiye Cumhuriyeti Devletine reva görmektedirler.

     Üç kıtadan alakasını kestikleri, elini kolunu budadıkları; Anadolu’ya çekilmesini sağladıkları Türk Milleti’nin Anadolu’daki varlığına bile tahammülleri yoktur. O kadarcık varlığından bile rahatsız olmakta; bunu da izale etmek için olmadık yollara başvurmaktadırlar. Bir avuç Anadolu’yu Türk Milleti’ne dar etmektedirler.

     İç gailelerle, çıkardıkları fitne ve fesatla huzurlarını kaçırmakta; her zaman için geçerli olan  “Böl, parçala ve yut!” metodunu yine uygulamaktadırlar.

     Dün  “Islahat isteriz!”  diyerek yaptırdıklarını; bugün  “İnsan hakları!”  diyerek uygulatmaktadırlar.

     İstenenler; nefsülemrde / zatında / aslında doğru görünen şeyler; ama muktezayı hale binaen / işin icap ve gereği olarak doğru mudur? İşte orası meçhul!

     Evet, zatında / aslında iyi ve güzel olan şeyler; zaman ve zemine uygun olmayabilir. İşte basiret burada gerekiyor. Bir şeyin aslında doğru olması başka; uygulanmak istenilen yer ve zamana göre, o şeyin doğru olması başka bir şeydir. Bu husus hesaba katılmadan yapılacak bir tatbik ve uygulama, acaba ne derece isabetlidir?

     İşte bütün mesele bu noktada düğümlenmekte, kördüğüm olmakta; bu durumda çözüm; tam bir yıkım ve çözülüş olarak karşımıza çıkabilmektedir.

 

               Dün yıktırdılar Osmanlı Devleti’ni  “Islahat!” diye diye,

               Bugün  ettiler  kılıf  olarak  “İnsan hakları!”nı  hediye!

 

               Dün Avrupa’nın dayatması ile yapılan  “Islahat”

               Bugün anlaşıldı ki, yaptığımız en büyük kabahat.

 

     Unutmıyalım ki, zehir altın kupa içinde sunulur. Nitekim AB, ABD ve İsrail’in istekleri, altın tepsi içinde takdim ediliyor. Çıkış yolları olarak istenenlerin behemehal yerine getirilmesi isteniyor.

X

     Sual: “Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki, hayırhahımız (iyiliğimizi istiyor) gibi görünüyorlar.”

Cevap: “Hiçbir müfsit (fesatçı ve bozguncu), ‘Ben müfsidim’ demez; daima sureti haktan

 

görünür yahut baatılı hak görür. Evet, kimse demez  ‘Ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz, ticarette geziyor. Hatta, benim sözümü de, ben söylediğim için hüsnüzan edip (doğru ve güzel görüp), tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim (bozguncuyum) veya bilmediğim halde ifsat ediyorum (fesat çıkarıyorum). Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız, bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

     Sual: “Neden hüsnüzannımıza (doğru ve güzel bulduğumuz fikirlere) suizan eder (onlardan kuşkulanır)sın?” …

     Cevap: “Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı aalidir (yüksektir), hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsnüzannınızı (iyimser bakışınızı) kabul etmem. Zira, bir müfside (bozguncuya), bir dessasa (düzenciye) de hüsnüzan edebilir (hakkında iyi düşünebilir)siniz; (siz) delil ve akıbete (sonuna) bakınız.

     Sual: “Nasıl anlayacağız? Biz cahiliz, sizin gibi ehli ilmi (aalimleri) taklit ederiz.”

     Cevap: “Çendan (her ne kadar) cahilsiniz, fakat aakılsınız (akıllısınız). Hanginizle zebip, yani üzümü paylaşsam, zekavetiyle (zeka ve uyanıklığiyle) bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil. İşte, müştebih (birbirine benzeyen) ağaçları gösteren, semereleri (meyvaları)dır. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte, birisinde istirahat ve itaattir, ötekisinde ihtilaf (ayrılık, anlaşmazlık) ve zarar saklanmıştır.” (Bediüzzaman, Münazarat, İstanbul – 2007, s: 230-231)

 Muhsin Bozkurt

 

Eski Gönderiler »