Bütün mahlukat, insanın ilgisini çeker. İnsan, içinde bulunduğu ve çevresini saran her şeyle ilgilenir. Hiçbir şeye kayıtsız kalamaz. Adam sende diyemez. Kısaca insan; bütün yaratılmışa alaka duyar. Her şeyle bir çeşit alış veriş halindedir. Her şeyle sözle olsun manen olsun görüşmek, konuşmak ister. Kaldı ki, yaratılıştan, her şeyle komşuluk etmeye, onlarla ilişki kurmaya mecbur ve zorunludur insan.
Nitekim, insanın sağ, sol, ön, arka, alt ve üst olmak üzere altı ciheti vardır. Bu altı yöne, Menfi Felsefe ve İman adlı, iki gözlükle baktığı takdirde, sözü edilen taraflarda bulunan mahluk ve yaratılmışları ve onların nasıl bir ortam içinde bulunduklarını görebilir. Aynı zamanda kendisinin de, böyle yerlerde, nasıl bir vaziyet alacağını müşahede edebilir.
X
Sağ cihetten maksat, mazi yani geçmiş zamandır. Menfi Felsefe gözü, yani her şeyi çirkin ve korkunç gösteren, siyah bir gözlük ile sağ tarafa bakan insan; mazi ülkesini; ölüp gitmiş insanlar için kıyametleri kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlık, korkunç, büyük bir mezarlık gibi görecektir.
İşte bu manzarayı gören insan, pek büyük bir dehşete düşer. Vahşet içinde kalır. Ümitsiz bir hal alır. Fakat, İman ve İnanç gözü, yani her şeyi güzel, ünsiyetli ve dost gösteren şeffaf, berrak, nurani gözlük ile, o yöne baktığı zaman iş değişir.
Görünüşte, o ülkenin altı üstüne gelmiş olsa bile, can kaybı yoktur. Çünkü mazi / geçmiş zamanda kalanların daha güzel, daha nurlu ve daha aydın bir aleme / mekana nakledilmiş / göçmüş olduklarını anlamış olur. İnsanın, farelere yem olmak için yaratılamayacağını düşünür. Ve o kabirleri, çukurları da; nurani / nurlu, ışıklı bir aleme girmek için kazılan yer altı tünelleri şeklinde telakki edip anlar. Demek ki der: İmanlı bakış insana; sevinç, ferahlık, rahatlık ve manevi huzur bahşediyor.
X
Sol cihete, yani gelecek zamana, Menfi Felsefe gözü, yani her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah gözlük ile baktığı zaman; insanı çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha ve mahvedecek; karanlık, korkunç, büyük bir kabir şeklinde görecektir.
Fakat İman / İnanç gözü, yani her şeyi güzel, ünsiyetli ve dost gösteren şeffaf, berrak, nurani bir gözlük ile bakınca, Rahman ve Rahim olan Yüce Allah’ın insanlara hazırladığı çeşit çeşit nefis, leziz, yiyecek ve içeceklere zarf ve kap olan bir Maide / Rahman olan Allah’tan bir Sofra olarak görecektir.
X
Üst cihete, yani semavat / sema ve gökler tarafına, Menfi Felsefe gözü, yani her şeyi çirkin gösteren gözlük ile bakan insan; şu sonsuz boşlukta; milyarlarca yıldız ve kürenin pek sür’atli / hızlı ve muhtelif / çeşitli hareketlerinden büyük bir dehşete düşecek, büyük bir korkuya kapılacak, meçhul tehlikelere maruz kalacaktır.
Fakat, İmanlı / İnançlı bir insan gözüyle, yani her şeyi güzel, ünsiyetli / dost gösteren şeffaf, berrak, nurani / nurlu bir gözlükle; aynı manzaraya / aynı görünüme baktığı zaman; o garip / şaşırtıcı, acip / enteresan yıldızlar ordusunun, ancak bir kumandanın emri ve nezareti / gözetimi altında hareket ettiğini görecektir.
Semavat / sema ve gökler alemini tezyin eden / süsleyen o yıldızların; ziyadar / ziyalı, ışık verici kandiller şeklinde olduklarını müşahede edecek / seyredecektir. Onların belli yörüngelerde, şaşırtıcı hızlarıyla seyrinden; korkuya kapılmayacak, dehşete düşmeyecek; tam tersine, onlara karşı ünsiyet / dostluk ve muhabbet / sevgi hisleriyle dolup taşacaktır.
İşte İman Nimeti; Semavat / Semalar alemini, böyle tasvir edip idrak ettirir / algılatır insana.
X
…………
Alt cihete, yani arz alemine / dünyaya; Menfi Felsefe gözü, yani her şeyi çirkin, korkunç
gösteren siyah gözlük ile bakan insan; arz küresini / dünyayı; başıboş, yularsız, Şems’in / Güneş’in etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya dümeni bozuk kaptansız bir gemi olarak düşünür; korku ve telaşa düşer.
Fakat, İman gözü; yani her şeyi güzel, ünsiyetli / dost gösteren şeffaf, berrak, nurani bir gözlük ile bakarsa, arzın / yer kürenin Rahmani bir sefine / gemi olduğunu görür.
X
İnsan; Menfi Felsefe gözü; yani her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah gözlükle, ön cihete bakarsa görür ki, bütün canlı mahluklar / yaratıklar – insan olsun, hayvan olsun – kafile kafile, büyük bir hızla, o tarafa gidip kayboluyorlar. Yani ademe / yokluğa gidip, yok oluyorlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu sandığından, teessür ve üzüntüsünden çıldıracak hale gelir.
Fakat İmanlı bir nazar / bakış ile bir Mü’min / İnanan bir adam olarak; yani her şeyi güzel, ünsiyetli / dost gösteren şeffaf, berrak, nurani bir gözlükle baktığı zaman, insanların o cihete gidiş ve seyahatleri; adem / yokluk alemine doğru değil, göçebeler gibi, bir yayladan bir yaylaya bir intikal / bir geçiş olduğunu anlar.
Ve fani / geçici menzil ve yerden, baki / kalıcı menzile, hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden, rahmetler yurduna göç etmek demek olduğunu bilir.
O gidiş; adem / yokluk alemine gitmek değil diye, bu ciheti memnuniyet ve hoşnutlukla karşılar.
Ve yine anlar ki, yol esnasında görünen ölüm, kabir gibi meşakkat ve zorluklar; netice itibariyle / sonuç bakımından, saadet ve mutluluklardan başka bir şey değildir. Çünkü, nurani / nurlu ve aydın alemlere / dünyalara giden yol, kabirden geçer. Hem unutmayalım ki, en büyük saadetler, ancak büyük ve acı felaketlerin netice ve sonucudur.
Mesela, Hz. Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nail olmuş / erişmiştir. Nitekim büyüklerin: “Lutfun da hoş, kahrın da hoş.” diyerek, Allah’tan gelen her şeyi tabii ve doğal karşılamaları, işte bu yüzdendir.
Ve keza / bunun gibi, anne rahminden dünyaya gelen çocuk, malum tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saadetine nail oluyor / kavuşuyor.
X
İnsan, arka cihete yani gerideki, daha önce dünyaya gelenlere; Menfi Felsefe gözü, yani her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah gözlükle baktığı zaman: “Bunlar nereden nereye gidiyorlar ve niçin dünya memleketine gelmişler?” diye sormak zorunda kalır. Ve sorduğu suale de bir cevap alamaz. Ve bu yüzden hayret ve tereddüt azabı içinde kıvranır durur.
Fakat İman Nuru’nun gözü ile baksa, yani her şeyi güzel, ünsiyetli ve dost gösteren şeffaf, berrak ve parlak bir gözlükle nazar etse; insanların; kainat sergisinde teşhir edilen / sergilenen garip, acip kudret mucizelerini görmek ve mütalaa edip düşünmek için, Ezel Sultanı / Allah tarafından gönderilmiş olduklarını anlar.
Ve bunların; o mucizenin kıymet derecesini ve Ezel Sultanı’nın azamet ve büyüklüğünü anladıkları nispette, bir değer kazandıktan sonra; yine Ezel Sultan’ı olan Allah’ın memleketine dönüp gideceklerini kavrar.
Ve yine anlar ki, işte bu Anlayış Nimeti’ni, kendisine iras edip / veren ancak İman Nimeti’dir.
Muhsin Bozkurt