Muhsin BOZKURT
Geçenlerde bir Televizyon kanalında “Teke Tek” programında “Kürtçe Televizyon Yayını” ele alındı. Konuşmacılar arasında Prof. Dr. Mustafa Erkal ve Prof. Dr. Abdülhaluk Çay da vardı. Her iki konuşmacı da konuya tamamiyle vakıftılar. Çok ciddi açıklamalarda bulundular.
Soruna doyurucu ve bilimsel açılardan yaklaştılar. Gerçekten dinleyenlerin gönlüne su serptiler. Milleti rahatlattılar. Bu işin masumane bir talep olmadığını belirttiler. Bu işin arkasının geleceğini söylediler.
Nitekim anılan programın yayınlanmasından, kısa bir süre sonra devletin korktuğu başına geldi. Sayın Kürşad Okutmuş’un: “Kürtçe Televizyon olayına nasıl bakıyorsun?” sorusunu sayın Mahsun Kırmızıgül şöyle cevaplıyor: “Kürtçe yayın yapılsın ama Zazaca da koysunlar! Zazaca Kürtçe değil, Zazaca farklı bir dil. Belli saatlerde Kürtçe (Kırmanço), belli saatlerde de Zazaca, hatta Çerkezce bile yapılsın!”
Sayın Mahsun Kırmızıgül’ün haklı bir çıkışını gösteren bu yanıtı çok düşündürücüdür, değerli dostlar. (Kürşad Okutmuş, Zaman – TURKUAZ, 28 Nisan 2002, s.13)
Biz yine konumuza dönelim. Adı geçen iki profesörümüz bu işin ucunun, Türkiye’nin parçalanmasına kadar dayanacağını ortaya koydular. Karşı konuşmacılar ise, iddia ve savlarını genellikle, hep “Demokratikleşme” kılıfında sunmaya gayret ettiler.
Prof. Dr. Abdulhaluk Çay hocamız, gerçekten çok hazırlıklı gelmişti. Delillerle karşı tezleri çürütmeye çalıştı. Daha önce de birçok kişinin Kürtçe eğitim isteğinde bulunduklarını belirtti. Çünkü bu istemler Türkiye’nin parçalanmasında ve bölünmesinde baş rolü oynayacaktı.
Ayrıca bu istemler -isteyenlerin niyetleri ne kadar halis olursa olsun- dış mihrakların Türkiyemizi rahat bırakmadıkları için, ister istemez Türkiyeyi parçalanma ve bölünmenin eşiğine getirecekti. Sayın Çay, bu ilk adımların ısrarlı isteklileri arasında Bediüzzaman Said Nursi’nin de adını zikretti.
Şüphesiz Abdülhaluk Çay hocamızın tespiti doğruydu. Hakikaten Bediüzzaman Said Nursi de Eğitim’de Kürtçe’ye yer verilmesini istemişti. Fakat yanlış olan; Bediüzzaman’a, saydığı kişiler arasında yer vermesiydi. Çünkü Bediüzzaman’ın isteği diğerlerinin isteğinden farklı ve Bediüzzaman’ın beklentisi onlarınkinden bam başkaydı.
Çünkü diğerlerinin istediği gibi değildi bu istek. Zira ötekilerin hayalini kurdukları ayrı bir devlet istemek için değildi bu arzu. Çünkü başkalarının tasarladıkları şekilde ayrılmayı, bölünmeyi amaçlayan bir gaye için değildi bu talep. Bediüzzaman Said Nursi’nin Eğitimde Türkçe’den sonra Kürtçe’ye de yer verilmesi talebi; doğruydu ama bir şartla yani Bediüzzaman, ancak kendi dediği ve ancak kendi tarif ettiği tarzda, böyle bir teklifte bulunuyordu.
Hani 31 Mart Olayı’ndan sonra kurulan Divan-ı Harb-i Örfi / zamanın Sıkıyönetim Mahkemesi’nde kendisine sorulmuştu: “Sen de Şeriat istedin mi?” “Evet der, fakat ihtilalcilerin istediği gibi değil! Tarifini onların yaptığı şekilde değil! Tarifini benim yaptığım biçimiyle, ben de Şeriat istedim.” Diye cevap verir.
Çünkü Bediüzzaman’a göre Şeriatin yani Kur’an’ın yüzde 99’u ahlak, yüzde biri siyasetti. Yüzde bir ile de bir işinin olmadığını söylüyordu. Nitekim Kur’an’ın ifadesiyle Hz. Muhammed, büyük bir ahlak üzereydi. Nitekim Hz. Muhammed kendi deyişiyle, ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildiğini söylemişti.
925
Aynen bunun gibi Bediüzzaman da Türkçe’nin yanısıra Eğitim’de, Kürtçe’den de istifade edilebileceğini belirtmişti. Bediüzzaman’ın istemi, bir takım menfi kişilerin maksatlarına ulaşmada Kürtçe eğitimden medet ummaları gibi değildi.
Aksine devlet, millet ve vatanın birliğine katkıda bulunmak amacına yönelikti; Bediüzzaman’ın istemi. Nitekim bunun içindir ki isteminde ısrarcı olmamış; ” Olmazsa olmaz!” dayatması şeklinde bir ifade kullanmaktan kaçınmıştır.
Ayrıca Bediüzzaman’ı diğerlerinden ayıran ince bir fark vardı. Bediüzzaman Kürtçe eğitim istemiyordu. Eğitim dillerinden – Türkçeden sonra – birinin de -“0lmazsa olmaz!” şartını dayatmaksızın- Kürtçe’nin de kullanılabileceğine değiniyordu. Yani ötekiler Kürtçe eğitim isterken Bediüzzaman, asıl eğitim dili olan Türkçenin yanı sıra -zaman zemin icabı olarak- Kürtçeye de yer verilebileceğini öğütlüyordu.
O günkü şartlarda, misyonerlik faaliyetleri had safhadaydı. O günler yurt çocuklarının menfi akımların ağına düştüğü yıllardı. O günler vatan evlatlarının yabancı cereyanlara kapıldığı yıllardı. O günler, memleketin en ücra köşelerine kadar misyonerlik okullarının kök saldığı yıllardı. O günler, vatanın her köşesinde, özellikle belli yörelerinde ecnebi / yabancı okulların boy gösterdiği yıllardı.
O günler -bugün de öyle ya- cehalet, zaruret ve ihtilaf gibi üç büyük düşmanın ülkeyi yutmak için ağzını açtığı yıllardı. Nitekim B. Said Nursi, bu üç büyük düşmanı alt etmenin yollarını da göstermişti. Ve cehalet denen bilgisizliği ilimle; zaruret denen geri kalmışlığı sanayi ile; ihtilaf denen ayrılığı ittihad denen birlik, beraberlik şuur ve bilinciyle yenmemiz gerektiğini; daha o zamanlar, bütün gücüyle dile getirmiş ve savunmuştu.
Doğu ve Güney-Doğu Anadolu Bölgesi o günler -bugün de olduğu gibi- Osmanlı Devleti’nin yumuşak karnıydı. Kuzeyin ve Batı’nın her fırsatta el attığı ve kışkırtabileceği saf ve temiz insanların bulunduğu yörelerdi. İşte dış devletlerin, her an ayartması ve kandırması beklenen o saf kalblerin kaybedilmemesi gerekiyordu. Bu gayeyle Bediüzzaman Doğu Anadolu’da Medresetü’z-Zehra adıyla bir Medrese’nin / Yüksek Okul’un birkaç yerde devletçe, resmen açılmasını istedi.
Devletin yöre gençliğine bu şekilde el atmasını ısrarla savundu. Aslında bu girişimi Tevhid-i Tedrisat / Tek Elden Eğitim’e atılan ilk adım olarak da yorumlayabiliriz. Ki bu suretle yabancı mihraklar eli boş dönsün, saf çocuklarımızı kandırmak imkanı ortadan kalksın.
O zamanlar radyo yoktu. Gazete yaygın değildi. Eğitim yurt sathını, vatan yüzeyini bütünüyle kucaklamaktan uzaktı. Bu yüzden yöre çocuklarına eğilebilmek için yerel dilden de istifade etmek, yararlanmak iyi olurdu, diye düşünüyordu.
Ona göre insanımızı kazanmak için ona hitap etmenin her yolu denenmeliydi. Gerekirse kendi ana dilinde de onlara seslenmekten geri kalınmamalıydı. İşte bu maksatla kurulacak Medrese’de yani Yüksek Okul’da, bir bakıma Üniversite’de eğitim yapılacak dilleri şu şekilde tasnife ve sıralamaya tabi tutmuştu. Bu eğitim kurumlarında:
Arapça vacip, zorunlu ve gerekli; din ilimleri için. Türkçe lazım ve elzem. Çünkü hem resmi, hem de bütün milletçe bilinen ve kullanılan müşterek ve ortak dil. Kürtçe caiz ve mümkün olmalıydı. Hemen belirteyim ki, aziz okur: “Caiz” mefhum ve kavramının İslam Fıkhı’nda anlamı -lütfen dikkat buyurun- “Olsa da olur, olmasa da.” demektir.
Bu şıkkı Bediüzzaman; “Olmazsa olmaz!” kategorisine sokmuyor, bunu mes’ele etmiyordu. İlle de eğitim dillerinden biri “Kürtçe” olmalı demiyordu. Hele bugünkü şartlarda -O’nun bu konuda ısrarcı olmaması- O’nun uzak görüşlülüğünün de bir belirtisidir.
Çünkü eğitimde Türkçe’den sonra, o gün “Caiz ve Mümkün” olan yani “Olsa da olur olmasa da.” şeklindeki Kürtçe’ye yer verilebileceğini yumuşak bir dille ele alışı; bugün bizlere
926
yol gösterici mahiyettedir. Zira dün Türkçe -bugüne göre- oralarda yeteri kadar
kökleşmemişti. İşte o zaman bile Bediüzzaman; böyle ısrarcı bir tutum sergilememişti.
Bugün ise radyo, televizyon yayınları her tarafa ulaşmış durumda. Türkçe eğitim; yurdun en ücra köşelerine kadar girmiş halde. İşte bu vaziyeti sezdiği için Bediüzzaman; eğitimde Kürtçe’nin sadece caiziyetinden bahsetmiştir. Yani “Olsa da olur olmasa da.” anlamında bir ifade kullanmıştır.
Bediüzzaman’ın eğitimde Kürtçe’nin kullanılmasını istemesinin arkasında, asla art bir niyet yoktur. Bediüzzaman hiçbir zaman ayrılıkçı bir gaye asla gütmemiştir. Bediüzzaman hiçbir zaman bölücülük peşinde asla koşmamıştır.
Bediüzzaman hiçbir zaman ayrı bir devlet kurma yolunu asla benimsememiştir. Aksine böyle düşüncelerin Bediüzzaman; fikren anında karşısına dikilmiştir. Üstelik böyle davrananların Bediüzzaman, yanlış yolda olduklarını hemen ortaya koymuştur.
Hatta kendisini bu hususta saflarına çağıranların seslerine asla kulak asmamıştır. Fakat devletin toparlanması, ayağa kalkabilmesi gayesiyle ve ancak bu maksat için onlarla bir araya gelmeye, her zaman hazır olduğunu, hiç tereddütsüz ve hiç çekinmeden açıkça söylemiştir.
Eserleri Türkçedir ve meydanda. Hayatı ise ap açık ortada. Öyleyse Bediüzzaman’ı anlamak için, her şeyden önce eserlerine ve hayatına bakmak lazım. Nitekim:
“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.
Görünür kişinin rütbe-i aklı, eserinde.”
927 – 928